Bu çeşmeden müslümanlar içemez
Adamın biri ,Osmanlı döneminde bir çeşme yaptırır ve üzerine " Bu çeşmeden müslümanlar içemez" diye yazdırır.
Bunu duyan padişah hemen ,çeşmeyi yaptıran kişiyi buldurur ve huzuruna çağırır ve " Müslüman ülkesinde bu nasıl bir küstahlıkdır " der ve adama kızar.
Adam:"Sayın padişahım,bana istediklerimi yapmaya söz verin bende size bunu neden yaptırdığımı size açıklayım "der.
Padişah:"Peki neymiş istediklerin? "diye sorar .
Adam:"Sayın padişahım,bana Cumartesi günü, Yahudilerin ibadet yaptığı sinagogdaki Hahamını , pazar günü,Hristiyanların ibadet yaptığı yer olan kiliseden papazını,cuma günüde müslümanların ibadet yaptığı yer olan camideki hocayı,alıp getirin" der.
Padişah:"Muhafızlarına bunları derhal gidip getirin "diye emir buyurur..
Muhafızlar cumartesi günü ibadet yapan, yahudilerin sinagoglarına girer ve Vaaz veren haham'ı alıp götürmek ister,
Bunu gören yahudiler:"Siz bizim hahamımızı alamazssınız derler ve muhafızları eli boş geri yollarlar.
Padişah:"Ne oldu neden getirmediniz?" diye sorunca,Muhafızlar:"Efendimiz bize karşı durdular ve hahamlarını vermediler
getiremedik maalesef"derler
Padişah:"O halde pazar günü kilise papazını ayin yaparken alıp getirin" diye buyurur.
Muhafızlar Pazar günü ibadet yapan, ,Hristiyanların kilisesine girer ve Vaaz veren papaz'ı alıp götürmek ister,
Bunu gören Hrıstiyanlar:"Siz bizim papazımızı alamazssınız derler ve muhafızları eli boş geri yollarlar.
Padişah:"Ne oldu neden getirmediniz?" diye sorunca,Muhafızlar:"Efendimiz bize karşı durdular ve Papazlarını vermediler
getiremedik maalesef"derler.
Padişah:"O halde cuma günü camii'ye girip,İmam cuma namazı hutbesindeyken İmam'ı alıp getirin" diye buyurur.
Muhafızlar cuma günü camii'ye girip,İmam cuma namazı hutbesini okurken,"Bizimle geliceksiniz Padişahımızın buyruğu var" deyip imamı kolundan tutup götürürken ,o esnada camiide bulunan cemaat ,kendi aralarında şöyle fısıldaşmaya başlar,
"ya zaten adamın tipinden belliydi kimbilir ne haltlar karıştırmıştır,ne suçlar işlemiştir" deyip kimse elini bile kaldırmaz ve imam padişah huzuruna getirilir..
Bu olayı gören padişah baya üzüntülüdür..ve bu çeşmeden müslümanlar içemez yazısını yazan adama bakarak evet haklısın der ve "Ya rabbi sen müslümanları birbirine sevdir" diye dua eder..
Zira hadisi şerifde Peygamber efendimiz S.a.v şöyle buyurmaktadır"Siz iman etmiş olamazsınız,taaaki birbirinizi sevmedikçe,Cennete'de giremezsiniz taaki iman etmiş olmadıkça"
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
"Kalp sonsuz bir duygu deryasıdır, müzik de onun aynasıdır." - Vedat Bağlan. Arabesk ve fantezi müziğin mutfağından, Adana’nın sokaklarından notalara uzanan bir ömür... Müslüm Gürses ile çocukluk yıllarından bugüne saklanan anılarım, bestelerim ve sinema yolculuğuma hoş geldiniz.
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Bu çeşmeden müslümanlar içemez
31 Temmuz 2011 Pazar
Ramazan Orucu nasıl bir haldir?
Ramazan Orucu nasıl bir haldir?
ALLAH c.c İnsan ruhlarını yaratıpda,"Elestü bi rabbikum?" (Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?) diye sual edince ,Tüm Ruhlar "sen sensin bizde biziz dediler..Bu sefer ALLAH c.c Ruhlara Ramazan Orucu hali yani aciz bir kulluk hali verdi ve Tekrar sorunca Tüm Ruhlar "bela" ( evet anlamına gelir") "Galu bela" evet dedigimizden beri..manasına gelir.
Ramazan Orucu hali,Normal bir açlık hali değildir..ALLAH c.c tarafından Ruhlara verilen çok tatlı bir aciz kulluk melekimsi duygular veren bir haldir..Açlık ile karıştırmayalım..
Neticede ALLAH c.c Musa a.s tur dağında kelam ederken ,Musa a.s "Ya rabbi seni kimler görecek diye sual edince ,ALLAH c.c "O yetim, peygamber efendimiz S.a.v ve birde onun ümmetine Ramazan orucu vericem ,İftara yakın O kullarıma o kadar yaklaşıcağımki,benim ile O kul arasında tek bir perde kalıcak ve ne dua ederse kabul edicem " buyurdu.
Ramazan orucumuzu Hatim okuyarak süsleyelim zira orucun lezzetine doyum olmaz.melek gibi olur uçar gidersiniz..
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
ALLAH c.c İnsan ruhlarını yaratıpda,"Elestü bi rabbikum?" (Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?) diye sual edince ,Tüm Ruhlar "sen sensin bizde biziz dediler..Bu sefer ALLAH c.c Ruhlara Ramazan Orucu hali yani aciz bir kulluk hali verdi ve Tekrar sorunca Tüm Ruhlar "bela" ( evet anlamına gelir") "Galu bela" evet dedigimizden beri..manasına gelir.
Ramazan Orucu hali,Normal bir açlık hali değildir..ALLAH c.c tarafından Ruhlara verilen çok tatlı bir aciz kulluk melekimsi duygular veren bir haldir..Açlık ile karıştırmayalım..
Neticede ALLAH c.c Musa a.s tur dağında kelam ederken ,Musa a.s "Ya rabbi seni kimler görecek diye sual edince ,ALLAH c.c "O yetim, peygamber efendimiz S.a.v ve birde onun ümmetine Ramazan orucu vericem ,İftara yakın O kullarıma o kadar yaklaşıcağımki,benim ile O kul arasında tek bir perde kalıcak ve ne dua ederse kabul edicem " buyurdu.
Ramazan orucumuzu Hatim okuyarak süsleyelim zira orucun lezzetine doyum olmaz.melek gibi olur uçar gidersiniz..
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
27 Şubat 2011 Pazar
ERBAKAN'ın Özgeçmişi
ERBAKAN'ın Özgeçmişi
29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğullarından, Mehmet Sabri Erbakan’dır.
Ağır ceza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen ERBAKAN’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.
Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan, göz hastalıkları profesörüdür.
Küçük kardeşleri Kemalettin Bey, diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.
Necmettin ERBAKAN ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.
Erbakan Hocanın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camiinde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camii’de kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.
Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hz.leri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük Zatların terbiyesinde yetiştirecektir.
1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “DERYA NECMETTİN” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen Fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci ERBAKAN’dır.
Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İkinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, Üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolasıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de sayın Süleyman DEMİREL’dir.
Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, Temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca Üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescid açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.
1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan ERBAKAN, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948 - 1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, O’zaman doktara tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.
Sınıflarda ders vermek sadece, Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde, ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, Üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL araştırma merkezinde, profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.
Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1.5 yıl süre içersinde, bir tanesi doktara tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman Üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “DOKTOR” ünvanını aldı.
Alman Ekonomi Bakanlığı için “motorların daha az yakıt yakmaları” konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN’ın “ Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, O tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının genel müdürü, Prof. Dr. FLATS tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.
Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle ERBAKAN'ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün Ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.
2. Dünya Harbinden sonra, Alman Üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda, 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları baş mühendisi” olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.
1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kağıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkam bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.
Bu görev esnasında, her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref ÖZDİLEK’e bildirmiştir. ÖZDİLEK Paşa bu Albay’ı alıp ERBAKAN’ın yanına getirmiş ve Albay, “ Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece “gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.” gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinalarının tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgahlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız? tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak: “ Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgahlar var da, biz de niçin olmasın? Diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgahlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.
Askerlik görevinden sonra, tekrar Üniversiteye dönen Necmettin ERBAKAN, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.
ERBAKAN’da böyle bir fabrika kurma fikri, Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.
Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün pancar motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.
Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken: “ Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümer bank’ın bir çok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye de Ağır Sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. MENDERES ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi’de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.
1960 yılında Ankara da yapılan sanayi kongresi’nde, Gümüş Motorun ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan ERBAKAN, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır.” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobilimiz ERBAKAN tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın general ve üst rütbeli subay’a, ERBAKAN tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. “Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını” dikkatle dinleyen Generaller, oldukça etkilenmişlerdir.
1965 yılında Profesör olan ERBAKAN, şubat 1966 da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKAN’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.
Necmettin ERBAKAN bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine müracaat etmiştir. Buradan veto edilen ERBAKAN, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek meclise girmiştir.
Hoca, Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen... Ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.
1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep, 1974 ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.
Hoca, Odalar Birliğinde bulunduğu dönem de, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9.nolu evini karargah haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar “Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi” konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.
24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi ni kuran ERBAKAN, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre ye gitmiştir.
Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan hocanın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, %12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile meclis’e girip, grup kurdu.
1974 yılında kurulan MSP - CHP Koalisyonunda, Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin ERBAKAN, böylece Türkiye'nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu.
9 Aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP genel Başkanı Necmettin ERBAKAN, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.
5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.
1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.
Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin; 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen ERBAKAN, daha sonra Belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 Genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol hükümetinde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yıl da çok önemli hizmetler gören ERBAKAN, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanıksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama O büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir.
Neden partilerini kapatılar? neden hapise attılar? çünküüüüüü siyonist yahudi ve emperyalist ABD istedi diye...Kimi kullandılar elbetde orduyu...
Erbakan Hocamıza,şu kadar trilyon götürdü, şu kadar altını var, diyenlere şunu söylüyorum...
"Ellerine kollarına sağlık,keşke daha çok götürseydi,BU ABD Köpeklerinin elinden..."
"İnna Lillahi ve İnna İleyhi raciun" Hepimiz ALLAH'dan geldik ALLAH'a döneceğiz.
Sayın Muhterem ,Mücahid, Erbakan hocamıza ALLAH'dan rahmet diliyorum..Mekanı cennet olsun..
Türkiye ve Tüm İslam Alemi büyük bir Liderini Kaybetmiştir..hepimizin başı sağolsun..
Senin yolundayız...senin tek gayen, İslam ve hakimiyetiydi...bizde aynen bu yolda devam edicez hocam, sen rahat uyu...
Eyyyy güzel insan,eyy büyük mücahid,eyy büyük eğitici,eyy büyük bilim adamı,eyy büyük mücadeleci, ALLAH senden razı olsun..Mekanın cennet olsun..Kıyamet gününde Resulullah'ın, hemen yanı başında, bizlere şefaatçı ol..Ruhuna el fatiha.
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğullarından, Mehmet Sabri Erbakan’dır.
Ağır ceza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen ERBAKAN’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.
Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan, göz hastalıkları profesörüdür.
Küçük kardeşleri Kemalettin Bey, diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.
Necmettin ERBAKAN ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.
Erbakan Hocanın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camiinde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camii’de kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.
Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hz.leri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük Zatların terbiyesinde yetiştirecektir.
1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “DERYA NECMETTİN” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen Fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci ERBAKAN’dır.
Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İkinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, Üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolasıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de sayın Süleyman DEMİREL’dir.
Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, Temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca Üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescid açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.
1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan ERBAKAN, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948 - 1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, O’zaman doktara tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.
Sınıflarda ders vermek sadece, Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde, ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, Üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL araştırma merkezinde, profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.
Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1.5 yıl süre içersinde, bir tanesi doktara tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman Üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “DOKTOR” ünvanını aldı.
Alman Ekonomi Bakanlığı için “motorların daha az yakıt yakmaları” konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN’ın “ Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, O tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının genel müdürü, Prof. Dr. FLATS tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.
Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle ERBAKAN'ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün Ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.
2. Dünya Harbinden sonra, Alman Üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda, 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları baş mühendisi” olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.
1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kağıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkam bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.
Bu görev esnasında, her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref ÖZDİLEK’e bildirmiştir. ÖZDİLEK Paşa bu Albay’ı alıp ERBAKAN’ın yanına getirmiş ve Albay, “ Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece “gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.” gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinalarının tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgahlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız? tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak: “ Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgahlar var da, biz de niçin olmasın? Diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgahlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.
Askerlik görevinden sonra, tekrar Üniversiteye dönen Necmettin ERBAKAN, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.
ERBAKAN’da böyle bir fabrika kurma fikri, Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.
Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün pancar motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.
Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken: “ Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümer bank’ın bir çok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye de Ağır Sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. MENDERES ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi’de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.
1960 yılında Ankara da yapılan sanayi kongresi’nde, Gümüş Motorun ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan ERBAKAN, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır.” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobilimiz ERBAKAN tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın general ve üst rütbeli subay’a, ERBAKAN tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. “Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını” dikkatle dinleyen Generaller, oldukça etkilenmişlerdir.
1965 yılında Profesör olan ERBAKAN, şubat 1966 da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKAN’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.
Necmettin ERBAKAN bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine müracaat etmiştir. Buradan veto edilen ERBAKAN, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek meclise girmiştir.
Hoca, Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen... Ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.
1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep, 1974 ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.
Hoca, Odalar Birliğinde bulunduğu dönem de, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9.nolu evini karargah haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar “Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi” konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.
24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi ni kuran ERBAKAN, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre ye gitmiştir.
Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan hocanın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, %12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile meclis’e girip, grup kurdu.
1974 yılında kurulan MSP - CHP Koalisyonunda, Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin ERBAKAN, böylece Türkiye'nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu.
9 Aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP genel Başkanı Necmettin ERBAKAN, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.
5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.
1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.
Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin; 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen ERBAKAN, daha sonra Belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 Genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol hükümetinde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yıl da çok önemli hizmetler gören ERBAKAN, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanıksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama O büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir.
Neden partilerini kapatılar? neden hapise attılar? çünküüüüüü siyonist yahudi ve emperyalist ABD istedi diye...Kimi kullandılar elbetde orduyu...
Erbakan Hocamıza,şu kadar trilyon götürdü, şu kadar altını var, diyenlere şunu söylüyorum...
"Ellerine kollarına sağlık,keşke daha çok götürseydi,BU ABD Köpeklerinin elinden..."
"İnna Lillahi ve İnna İleyhi raciun" Hepimiz ALLAH'dan geldik ALLAH'a döneceğiz.
Sayın Muhterem ,Mücahid, Erbakan hocamıza ALLAH'dan rahmet diliyorum..Mekanı cennet olsun..
Türkiye ve Tüm İslam Alemi büyük bir Liderini Kaybetmiştir..hepimizin başı sağolsun..
Senin yolundayız...senin tek gayen, İslam ve hakimiyetiydi...bizde aynen bu yolda devam edicez hocam, sen rahat uyu...
Eyyyy güzel insan,eyy büyük mücahid,eyy büyük eğitici,eyy büyük bilim adamı,eyy büyük mücadeleci, ALLAH senden razı olsun..Mekanın cennet olsun..Kıyamet gününde Resulullah'ın, hemen yanı başında, bizlere şefaatçı ol..Ruhuna el fatiha.
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
26 Şubat 2011 Cumartesi
İyiliği emredip,kötülükden men etmeyenler, helak oldu
İyiliği emredip,kötülükden men etmeyenler, helak oldu
"Andolsun asra! İnsanlık hüsranda. Ancak iman edenler ve doğruları yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna." (Vel Asr suresi)
"(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur." (Bakara Suresi - 193)
"İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitab (Tevrat)ı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?"(Bakara Suresi - 44.)
Türkiye'de devletin resmi açıklamasına göre ,Devlet,en çok vergiyi,içki ve siğaradan topluyor.Bununla beraber ,faizden,genel evlerinden,şans oyunlarından vesaire vergi alarak,haram para topluyor.Bunuda maaş olarak,memur,din adamı,emekli,milletvekili,bakan,başbakan,cumhurbaşkanı'na veriyor,
Şimdi yukardaki ayet ne diyordu? "İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? "
Bu şekilde haram para yiyen,vede millete haram yediren bir devlet nasıl kalkıpda millet'e Aynı Hz.Ömer adaletinden bahsedecek?ve bu milleti kötü yoldan men edicek? önce, kendisi bu haramlardan kurtulup, helal maaş alması, ve millete helal maaş vermesi lazım..Yoksa, hiç bir yaptığı kötülükden men etme işi tesir etmez ve başarıya ulaşmaz..
Burda açıkca, Başbakanı peygamber gibi gören saf patates çuvallarına söylüyorum,
"Bak ,senin o gördügün namaz kılan ,başbakan'ın parayı nerden topluyor ve aldığı maaş ne? bi kere haram yiyen bir kişinin duası dahi kabul olmaz, diye bir sürü hadis var..Ve sen hala, "vay beee ne kadar güzel vaaz veriyor" diyor bayılıp, ayılıp hemen götürüp, oyunu ona veriyorsun."
Bu ayet,Türkiye'de içki ve kumardan en çok vergi alan tayyibe ve AKP 'ye gelsin,
Bismillahirramanirrahim
"Ey iman edenler içki, kumar, fal ve şans oyunları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun. Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokar.” (Mâide sûresi 90. ve 91. âyetler)
hadisi şerif,
“onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl kabul edilsin"
AKP hakkında 5 şey,
1.ABD üslerine müsade edip milyonlarca müslümanın ölmesine vesile olmuştur,
2.İç ve dış borçlanmasını 600 milyar yapmıştır,
3.Topladığı vergilerle,6 yılda tam 184 milyar dolar dış borç faizi ödemiştir.
4.92 milyar dolarlık cari açık,ve 34 milyarlık kamu malı satışı yapmıştır
5.İçki,kumar,fuhuş ve faizden topladığı,vergileri,memur,din adamı,bakan,başbakan,cumhurbaşkanına maaş olarak vermiştir.
AKP ve tayyip,hem namaz kılıyor,hemde içki,siğara,genelevleri ,faiz'den topladığı vergilerle hem maaş alıp hemde bunu memur,bakan,başbakan,cumhurbaşkanı vesaire'ye maaş olarak veriyor..
AKP 'ye oy veren kişi,aynı zamanda şunu demektedir,"iyi ettin ABD üslerine müsade edip ırakdaki milyonlarca müslümanı öldürttün,bende seni destekliyorum ve bu suça iştirak ediyorum"
İslam'a göre bir kişiyi öldüren veya vesile olan,aynı suça tabidir...Ve cezası Kuranı-Kerimdeki açık birşekilde kısas olarak ölümdür..
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan son...ra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır".(Bakara -178.)
Netice olarak,tayyibin 2001 tahribatı dediği şey ile kendi yaptığı ırakdaki zulüm mukayese edilemeyecek kadar çok daha büyük olup,insan'a şunu söyletiyor,"keşke 2001 yılındaki gibi kalsaydıkda,ne bu kadar müslüman ölseydi,nede şu anki 600 milyar dolar iç ve dış borcumuz,92 milyar dolar cari açığımız vede 6 yılda 184 milyar dolar dış borç faizi ödememiş olsaydık"..bu laf tüm AKP ye doya doya yeter..
tayyip,halka devamlı şunu söylüyor,bizden evvel bunlar şunu yaptı ..vesaire,halkı korkutuyor,sizde halka şunu kesin söyleyin.acaip vergiler,zamlar,ve kanunlar,seçimden sonraya bırakıldı,şayet AKP ye oy verirseniz,kendi bindiginiz dalı kesmiş olucaksınız...yandınız...
Devlet borçlu,millet borçlu eeee kim ödiyecek bu kadar paraları?
ABD 'ye güvenip, AKP yi kuran, ve Milli görüşden ayrılanların hali, aynen şöyledir,
Bir çocuk ,arkadaşına güvenip evinden kaçar,sonra arkadaşı'nın aileside bu çocuğu evine almaz ve ortada sefil ve perişan olarak kalır.Eeee ALLAH'ın tokatı'nın seside çıkmaz ,acısıda,Sürüden ayrılıp ,fitne ve fesat oluşturanların hali bu olur..ortada kalıp rezil ve kepaze olurlar...
Hacı hafiz,mustafa özgür Anlatıyor:
"Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!" .(maide-suresi 79)
Onlar yaptıkları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı. Ne kötü, fena iş yaptılar.” Arkadaş arkadaşı içki içmeye götürüyor. Zinaya götürüyor. Kumara götürüyor. O ne zalim arkadaş! Yevmi mahşerde de o kötü iki arkadaş birbirlerini kötüleyecekler;
“Yazıklar olsun! Sen beni kötülüklere, günahlara bulaştırdın. Beni Allah yolundan kaydırdın, saptırdın. Yazıklar olsun sana!” diye. O mahşer yerinde de birbirlerine sitem edecekler.
Hz. Aişe’den (r.a) rivayet ediliyor: Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Halkının on sekiz bin kişisi Peygamber gibi amel işlediği halde Yüce Allah, bunları toplu cezaya çarptırdı.”
Aişe (ra) validemiz soruyor: “Nasıl olur ya Resulallah?” Peygamberimiz buyurdu ki: “İyi amel işleyen kişiler Allah için öfkelenmezler, iyiliği emredip kötülükten alıkoymazlardı. Onlarla beraber yemek yerlerdi. Onlarla beraber gülerlerdi. Hiç Allah düşmanlarına buğzetmezlerdi. İyilikleri emredip kötülüklerden nehyetmezlerdi. Onun için Allah bu kasabayı toplu cezaya çarptırdı. Helak etti.”
İşte Cennet Adası’nı helak etti ya, Allah. Hani neresiydi orası? Cennet Adası diyorlardı. Bizimkilerde sevgilileriyle beraber oraya gitmişlerdi. Ama onlara özel uçak gönderildi. Fuhuş yapanlara, zina yapanlara, eğlenceye gidenlere özel uçak gönderiliyor. Bakan, özel uçak gönderiyor. Eyvah zalimlerin haline bak. Allah şu ülkeyi koruyorsa, Allah şu ülkeyi muhafaza ediyorsa, Allah şu ülkeyi alt üst etmiyorsa bu ülkenin içerisinde gece sabahlara kadar Allah’ın aşık kulları var, sadık kulları var. “Ya Rab!” diyerek onlar öyle yalvardıkları an Cenab-ı Hak, onların hürmetine belaları kaldırıyor, yoksa helak eder.
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin arkadaşları birbirlerinin velileridir. İyiliği emredip kötülükten alıkoyarlar. Onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekatlarını da verirler. Onlar Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlar yok mu? Allah onları esirgeyecek, günahlarını bağışlayacaktır. Şüphesiz ki Allah aziz ve hakimdir.” (tevbe suresi-71 )
Allah’ım! bizleri de o mümin kullarından eyle.
Bakınız Hz. Ebubekir ne diyor? Hz. Ebubekir gelip peygamberimize: Müşriklerle savaşmanın dışında bir cihad şekli var mı ya Resulallah, diye sordu. Peygamberimiz (sav) şöyle cevap verdi: “evet vardır, ey Ebubekir. Allah’ın şu meleklerinden(?) üstün dereceli öyle mucahitleri vardır ki bunlar sağdırlar. Herkes gibi yerler, içerler ve halkın arasında gezerler. Yüce Allah onlarla gökteki meleklere karşı iftihar eder övünür. Ümmü seleme Allah’ın resulü için nasıl süsleniyorsa, cennet de onlar için öyle süsleniyor.” Hz. Ebubekir: “Ya Resulallah kim bunlar?” diye sordu. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdular: “Bunlar iyiliği emredip kötülüğü menederler. Allah için sevip Allah için de öfkelenenlerdir.” Başka bir hadisinde Peygamber (sav): “Onlar tahtlara oturacaklardır.” Sordular: “Onların amelleri nedir ya Resulallah?” Peygamberimiz (sav): “Onlar birbirlerini Allah için sevdiler, sevmediklerini de Allah için sevmediler.” İşte biz de birbirimizi Allah için sevelim. Allah’ım! Bizleri bu yolda daim eyle. Peygamberimiz (sav), sözlerine şöyle devam etti: “Nefsim kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bu kimselerin cennetteki köşkleri şehitlerden daha yüksektir, daha yüksek olacaktır. Bu köşklerin her birinde kimi yakut kimi yeşil zümrütten olmak üzere 300 kapısı vardır. Her bir kapının önünde nur parlayacaktır. Bu kimseler sırf eşinin gözleri içine bakmak için iri gözlü hurilere bakarlar. O huriler de bunları gördükleri zaman; “Ey efendim, sen hoşgeldin. Ben seni bekliyorum. Hani filan yerde emri bil maruf yaptın ya, o anda halk etti Allah beni sana. Öbürü de aynı şeyi söyler. Emri bil maruf nehyi anil münker yapanlara Allah, 300 tane huri verecek. 300 tane huriyle evlenecekler.” Hanımlar duymasın. Hanımlar duyarsa bunu da kabul etmezler. Hanımlar ahiretteki hurileri bile kabul etmeyip kıskanırlar. E sen akıllı ol, sen de cennete gir. Sen de hurilerden ol.
İyi hanımların cennette hurilerden olacağını bir ev sohbetinde böyle anlatınca bir arkadaşımız rahmetli parmak kaldırdı: “Hocam” dedi, “Ben, Cenab-ı Allah’a orada diyeceğim ki, bu kadını da istemiyorum, cenneti de istemiyorum. Öyle ki, beyinin ciğerini yakmış. Sen beyinin ciğerini yakarsan cennetin kokusunu bile alamazsın. Hanımefendi sen kocana salak dersen, sen kocana manyak dersen, sen kocana köpek dersen seni cennete koyar mı Allah, koymaz. Cennetin beşyüz yıllık yoldan kokusu vardır. Mümin kullara beşyüz yıllık yoldan cennetin kokusu gelir. O kokuyu duyamayacak bu hanmlar. Hanım, kocasına ne diyor? Sen manyak mısın, salak mısın, diyor. Bunu bildiğim için, duyduğum için söylüyorum. Evet bu kadın geceli gündüzlü ibadet yapsa kocasının helallığını almazdan ölürse cennet göremez. Hanımların da kulağını çınlattım. Zaten uzun zamandan beridir hiç hanımlar hususunda vaaz konusuna girmedim. Onlar çok rahat. Şimdi şimdi kurcalamaya başladılar. Eyvah, beyleri hatırlarına geldi. kimilerinin beyleri ölmüş, kimilerinin beyleri hayatta. Salak dediğin o efendin var ya, manyak dediğin o efendin var ya, köpek dediğin o efendin var ya, seni korumak için Allah, onu sana vermiş, senin ırz ve namusunu, iffetini koruyor. O olmazsa sen, ortalıkta rezil olursun, perişan olursun, çoluk çocuğun sefil olur. O seni koruyor, senin haberin yok. Haberin yok, aklın yok, şuurun yok, idrakin yok senin. Allah, hanımlarımıza da, kızlarımıza da akıl ve şuur versin.
Yüce Allah (cc), Hz. Musa’ya şöyle hitap ediyor: “Ey Musa! Sırf benim için işlediğin hiç bir amel var mı?” Musa (as): “Ya Rab! Allah’ım! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim, secde ettim, sana hamd u sena ettim, Kitabını okudum, senin adını andım.” Yüce Allah (celle şanuhu) şöyle buyuruyor: “Ey Musa! Namaz senin kılavuzun, oruç senin kalkanın, verdiğin sadaka üzerine gölgedir. Secdedeki tespihin senin için cennette ağaç olacaktır. Kitabımı okuman da sana köşk ve huri sağlayacaktır. Benim adımı anman da, senin ışığın olacaktır. Sırf benim için ne yaptın, ya Musa? Onlar senin için.” Bunun üzerine Hz. Musa: “Ya Rabbi! Ben bilmem, bana öğret yapayım. Senin rızan için ne ise yapayım. Sırf senin rızan için olacak bir amel bana bildir de onu işleyeyim ya Rabbi!” Yüce Allah Hz. Musa’ya: “Ey Musa! Benim için hiç dost edindin mi? Benim rızam için dost edindin mi? Benim rızam için düşman oldun mu kimseyle? İşte bu benim içindir.”
Ebu Ubeyde İbnul Cerrah (ra) şöyle rivayet ediyor: Peygamberimize bir gün: “Allah katında en yüksek dereceli şehit kimdir ya Resulallah” diye soruldu. Resulullah: “Allah katında şehitlerin en yüksek derecelisi zalim bir valinin karşısında dikilerek iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya çalışırken öldürülen kimsedir. Zalim vali onu öldürmediği takdirde bile o yaşarsa yine şehit mertebesini alır.”
Hasan el- Basrî (ra) den, Peygamberimiz (sav) yine buyuruyor ki: “Ümmetimin en yüksek dereceli şehidi, zalim bir devlet başkanının karşısına geçip dikilerek, iyiliği emreden, kötülükten sakınmayı ona hatırlatan ve bu yüzden de öldürülen böyle bir şehit, cennetteki Hz. Hamza’nın derecesindedir.” Peygamberimizin amcası Hz. Hamza Uhud’da şehid oldu. Peygamberimizin mübarek dişi şehid oldu, mübarek yüzü yarıldı, kanları aktı. “Ya Cebrail yetiş, Habibimin kanını tut. Eğer Habibimin kanı yere akarsa, yeri alt üst ederim” dedi Yüce Allah. O zaman Peygamberimiz (sav) biraz kendine geldi. Öyle oldu ki, Peygamberimizin (sav) başına, üzerine, sağına, soluna, arkasına, önüne oklar, yaylar, kılıçlar yağmur gibi yağdılar.
Peygamberimiz öyle bir hale geldi ki, baygın vaziyetine geldi. Ashab perişan olmuş, şehid olmuş neden, bilir misiniz? O konuya niye geldim? Konum, o değil, o konuya niye girdim? Allah ve Resulünü dinlemeyenlerin hali, akıbeti, âhiri perişandır. Mutlak bir sille yiyeceklerdir. Peygamberimiz (sav) Uhud savaşına hazırlandığı zaman, askeriyle, ordusuyla, komutanıyla, gençlerle, halkıyla iç içe girdi bir istişare yaptı. Gençler çok hızlı, çok hızlı. Fakat kâfirler de Bedir savaşında yenildikleri için hızlarını alamadıkları için onların hınçları var Peygamber’e karşı, müslümanlara karşı. Peygamberimiz, gençlere dedi ki; “biz savunma savaşı yapalım, muharebe yani göğüs göğüse çarpışma yapmayalım. Gençler, peygamberimize karşı çıktılar; “Hayır ya Resulullah!” dediler. Peygamberimiz hiç sesini çıkarmadılar. Evine, içeriye makamına girdi. İki zırh birbirinin üzerine giydi ve atına bindi. Hemen Ebubekir-i Sıddık (ra), Hz. Ali (ra) Efendimiz, ashabın büyükleri, ileri gelenleri geldiler. “Ne yaptınız, ne yaptınız? Hata ettiniz, Resulullah’ı kırdınız, O’nu incittiniz” diyerek gençlere sitem ettiler. “Ya Resulallah! Senin dediğin olsun. Savunma yapalım” dediler. Peygamberimiz: “Hayır, Peygamber zırhını giyindi, atına bindi, geri dönmez.” Ashab anladı ki, Uhud’da yenileceğiz. Ve ilk hitapta savaşa girdiler. Müslümanlar kazandı. Savaşı hemen müslümanlar kazandı. Öyle ki, Hz. Hamza küffar ordusunu yararak sağa sola kılıç salladığı zaman üç, beş, on tane birden öldürüyor. Böyle görünce küffar askeri korktu kaçtı. Fakat Peygamberimiz (ass), Uhud Dağı’nın hemen karşısında ufak bir tepe var -Hacca gidenler bilir, o tepeye çıkıp dua ediyoruz- O tepenin hemen kıyısna, yanına yetmiş tane okçu bıraktı. Okçulara tembih etti: “Biz savaşı kazanalım veya kaybedelim. Benden emir gelmeden, Peygamberden emir gelmeden burayı terketmeyeceksiniz.” Fakat kâfir durmadı. Bekliyor, bir şey bekliyor, bir fırsat kolluyor. Müslümanlara, okçulara bir haber geldi; “Ganimet dağılıyor, müslümanlar kazandı, kâfirler kaçtılar.” Fakat ordu komutanı Halid b. Velid -tabi sonradan müslüman oldu- gözetliyor. Okçular oradan kaçınca, ganimetin olduğu dağa doğru gidince Halid b. Velid askeriyle beraber orada kalan yedi okçuyu şehid ettiler ve Peygamberimizi, müslümanları arkadan kuşattılar. Yetmiş şehid verdik. Hz. Hamza şehid olduktan sonra, iş bittikten sonra Peygamberimiz kendine geldi ve Hamza’yı göreyim, amcamı göreyim dedi. Resulullah bir baktı ki, Hamza’nın kalbi yarılmış, Hamza parça parça, kulakları, burnu, dudakları kesilmiş. Peygamberimizi dinlemediler. Allah’ın Resulünü dinlemediler. Savaşı kaybettiler. Yetmiş şehid verdiler. Rivayete göre o şehidlerin bir kısmı ile Mus’ab b. Umeyr ve Hz. Hamza Uhud Dağı’nda yatıyor. Geriye kalan şehitler de Cennetul Baki mezarlığında toprağa verildi.
Değerli müslüman! Bugün insanlık Allah’tan kopmuştur. Bugün insanlık Resulullah’tan kopmuştur. Bugün insanlık İslam’dan kopmuştur. Bugün insanlığın başına gelen bela ve musibet ondan dolayı geliyor. Biz Peygamberimizi dinlemedik. Biz Allah’ı dinlemedik. Kur’an’ı rafa kaldırdık. İslam’ı yıktık yerine küfür, batıl kanunlar koyduk. İslama düşman olan kanunları koyduk. Şeriata düşman olan kanunları koyduk. İslam’ı yıktık, yerine küfürü getirdik, batılı getirdik, kâfiri getirdik. Ne zannediyorsunuz, bu insanların başına gelecek bela, musibet nedendir? Bakınız, değerli müslümanlar! Dikkatinizi çekiyorum: İslam ülkelerinin başında olan liderlere bir bakın. Bir bakın, İslam ülkelerinin başında olan liderler kimlerin emriyle gelmiş oraya. Ürdün’e bakın, Suudi Arabistan’a bakın, Irak’a bakın, Afganistan’a bakın, Filistin’e bakın; Bütün, yahudinin uşakları gelmiş. O müslümanlar şimdi inim inim inliyor. Gel bizimkilere bak. Kimler getirdi bunları iktidara? Yahudi getirdi, Yahudi. Nereden nereye geldiler? Nereden yahudi nereye getirdi? Şimdi İslam düşmanlığı var Türkiye’de, Hıristiyanlar kol atıyor, rahat rahat çarşı pazarda incil dağıtılıyor, dolar dağıtılıyor. Para karşılığı dinler satılıyor. Ne zannediyorsunuz? Müslümanlar uyuyor, yahudi çalışıyor.
Değerli Müslümanlar!
Peygamberimiz (sav): “Miraca çıktığım gece cehennemde bir zümre gördüm. Erkekleri makaslarla dudaklarını kırpıyorlardı.” “Onlar kimlerdir?” diye soruldu. Peygamberimiz (sav): “Ben Cebrail’e sordum, ‘dudaklarını kırpanlar kim’ diye. Cebrail bana: “Ya Muhammed! Onlar senin ümmetinin hatipleri, alimleri, hocalarıdır. Onlar, emri bil maruf nehyi anil münkeri yaptılar, kendileri işlemediler, kendileri yaşamadılar. Onlardır, dudaklarını kırpıp çekenler. Yeniden yerine geliyor, yeniden kırpıyorlar. Onların cehennemde azabı o. Kimin? Hatiplerin, hocaların, dilini yutmuşların, emri bil maruf yapıp kendileri yaşamayanların. Kürsüden söylerim ben. Kürsüden söylemek kolay, fakat yaşıyor musun? Kur’an ve Sünneti yaşıyor musun? Emri bil maruf nehyi anil münkeri ilk önce kendi nefsine yapacaksın. Kendi nefsinde tatbik edeceksin, kendi nefsinde yaşayacaksın ki, senin sözün insanlara işleyebilsin.
Cenab-ı Hak, ülkemizi, milletimizi, memleketimizi korusun, muhafaza eylesin. Yahudilerin, kâfirlerin şerrinden muhafaza eylesin, korusun.
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
"Andolsun asra! İnsanlık hüsranda. Ancak iman edenler ve doğruları yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna." (Vel Asr suresi)
"(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur." (Bakara Suresi - 193)
"İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitab (Tevrat)ı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?"(Bakara Suresi - 44.)
Türkiye'de devletin resmi açıklamasına göre ,Devlet,en çok vergiyi,içki ve siğaradan topluyor.Bununla beraber ,faizden,genel evlerinden,şans oyunlarından vesaire vergi alarak,haram para topluyor.Bunuda maaş olarak,memur,din adamı,emekli,milletvekili,bakan,başbakan,cumhurbaşkanı'na veriyor,
Şimdi yukardaki ayet ne diyordu? "İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? "
Bu şekilde haram para yiyen,vede millete haram yediren bir devlet nasıl kalkıpda millet'e Aynı Hz.Ömer adaletinden bahsedecek?ve bu milleti kötü yoldan men edicek? önce, kendisi bu haramlardan kurtulup, helal maaş alması, ve millete helal maaş vermesi lazım..Yoksa, hiç bir yaptığı kötülükden men etme işi tesir etmez ve başarıya ulaşmaz..
Burda açıkca, Başbakanı peygamber gibi gören saf patates çuvallarına söylüyorum,
"Bak ,senin o gördügün namaz kılan ,başbakan'ın parayı nerden topluyor ve aldığı maaş ne? bi kere haram yiyen bir kişinin duası dahi kabul olmaz, diye bir sürü hadis var..Ve sen hala, "vay beee ne kadar güzel vaaz veriyor" diyor bayılıp, ayılıp hemen götürüp, oyunu ona veriyorsun."
Bu ayet,Türkiye'de içki ve kumardan en çok vergi alan tayyibe ve AKP 'ye gelsin,
Bismillahirramanirrahim
"Ey iman edenler içki, kumar, fal ve şans oyunları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun. Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokar.” (Mâide sûresi 90. ve 91. âyetler)
hadisi şerif,
“onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl kabul edilsin"
AKP hakkında 5 şey,
1.ABD üslerine müsade edip milyonlarca müslümanın ölmesine vesile olmuştur,
2.İç ve dış borçlanmasını 600 milyar yapmıştır,
3.Topladığı vergilerle,6 yılda tam 184 milyar dolar dış borç faizi ödemiştir.
4.92 milyar dolarlık cari açık,ve 34 milyarlık kamu malı satışı yapmıştır
5.İçki,kumar,fuhuş ve faizden topladığı,vergileri,memur,din adamı,bakan,başbakan,cumhurbaşkanına maaş olarak vermiştir.
AKP ve tayyip,hem namaz kılıyor,hemde içki,siğara,genelevleri ,faiz'den topladığı vergilerle hem maaş alıp hemde bunu memur,bakan,başbakan,cumhurbaşkanı vesaire'ye maaş olarak veriyor..
AKP 'ye oy veren kişi,aynı zamanda şunu demektedir,"iyi ettin ABD üslerine müsade edip ırakdaki milyonlarca müslümanı öldürttün,bende seni destekliyorum ve bu suça iştirak ediyorum"
İslam'a göre bir kişiyi öldüren veya vesile olan,aynı suça tabidir...Ve cezası Kuranı-Kerimdeki açık birşekilde kısas olarak ölümdür..
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan son...ra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır".(Bakara -178.)
Netice olarak,tayyibin 2001 tahribatı dediği şey ile kendi yaptığı ırakdaki zulüm mukayese edilemeyecek kadar çok daha büyük olup,insan'a şunu söyletiyor,"keşke 2001 yılındaki gibi kalsaydıkda,ne bu kadar müslüman ölseydi,nede şu anki 600 milyar dolar iç ve dış borcumuz,92 milyar dolar cari açığımız vede 6 yılda 184 milyar dolar dış borç faizi ödememiş olsaydık"..bu laf tüm AKP ye doya doya yeter..
tayyip,halka devamlı şunu söylüyor,bizden evvel bunlar şunu yaptı ..vesaire,halkı korkutuyor,sizde halka şunu kesin söyleyin.acaip vergiler,zamlar,ve kanunlar,seçimden sonraya bırakıldı,şayet AKP ye oy verirseniz,kendi bindiginiz dalı kesmiş olucaksınız...yandınız...
Devlet borçlu,millet borçlu eeee kim ödiyecek bu kadar paraları?
ABD 'ye güvenip, AKP yi kuran, ve Milli görüşden ayrılanların hali, aynen şöyledir,
Bir çocuk ,arkadaşına güvenip evinden kaçar,sonra arkadaşı'nın aileside bu çocuğu evine almaz ve ortada sefil ve perişan olarak kalır.Eeee ALLAH'ın tokatı'nın seside çıkmaz ,acısıda,Sürüden ayrılıp ,fitne ve fesat oluşturanların hali bu olur..ortada kalıp rezil ve kepaze olurlar...
Hacı hafiz,mustafa özgür Anlatıyor:
"Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!" .(maide-suresi 79)
Onlar yaptıkları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı. Ne kötü, fena iş yaptılar.” Arkadaş arkadaşı içki içmeye götürüyor. Zinaya götürüyor. Kumara götürüyor. O ne zalim arkadaş! Yevmi mahşerde de o kötü iki arkadaş birbirlerini kötüleyecekler;
“Yazıklar olsun! Sen beni kötülüklere, günahlara bulaştırdın. Beni Allah yolundan kaydırdın, saptırdın. Yazıklar olsun sana!” diye. O mahşer yerinde de birbirlerine sitem edecekler.
Hz. Aişe’den (r.a) rivayet ediliyor: Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Halkının on sekiz bin kişisi Peygamber gibi amel işlediği halde Yüce Allah, bunları toplu cezaya çarptırdı.”
Aişe (ra) validemiz soruyor: “Nasıl olur ya Resulallah?” Peygamberimiz buyurdu ki: “İyi amel işleyen kişiler Allah için öfkelenmezler, iyiliği emredip kötülükten alıkoymazlardı. Onlarla beraber yemek yerlerdi. Onlarla beraber gülerlerdi. Hiç Allah düşmanlarına buğzetmezlerdi. İyilikleri emredip kötülüklerden nehyetmezlerdi. Onun için Allah bu kasabayı toplu cezaya çarptırdı. Helak etti.”
İşte Cennet Adası’nı helak etti ya, Allah. Hani neresiydi orası? Cennet Adası diyorlardı. Bizimkilerde sevgilileriyle beraber oraya gitmişlerdi. Ama onlara özel uçak gönderildi. Fuhuş yapanlara, zina yapanlara, eğlenceye gidenlere özel uçak gönderiliyor. Bakan, özel uçak gönderiyor. Eyvah zalimlerin haline bak. Allah şu ülkeyi koruyorsa, Allah şu ülkeyi muhafaza ediyorsa, Allah şu ülkeyi alt üst etmiyorsa bu ülkenin içerisinde gece sabahlara kadar Allah’ın aşık kulları var, sadık kulları var. “Ya Rab!” diyerek onlar öyle yalvardıkları an Cenab-ı Hak, onların hürmetine belaları kaldırıyor, yoksa helak eder.
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin arkadaşları birbirlerinin velileridir. İyiliği emredip kötülükten alıkoyarlar. Onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekatlarını da verirler. Onlar Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlar yok mu? Allah onları esirgeyecek, günahlarını bağışlayacaktır. Şüphesiz ki Allah aziz ve hakimdir.” (tevbe suresi-71 )
Allah’ım! bizleri de o mümin kullarından eyle.
Bakınız Hz. Ebubekir ne diyor? Hz. Ebubekir gelip peygamberimize: Müşriklerle savaşmanın dışında bir cihad şekli var mı ya Resulallah, diye sordu. Peygamberimiz (sav) şöyle cevap verdi: “evet vardır, ey Ebubekir. Allah’ın şu meleklerinden(?) üstün dereceli öyle mucahitleri vardır ki bunlar sağdırlar. Herkes gibi yerler, içerler ve halkın arasında gezerler. Yüce Allah onlarla gökteki meleklere karşı iftihar eder övünür. Ümmü seleme Allah’ın resulü için nasıl süsleniyorsa, cennet de onlar için öyle süsleniyor.” Hz. Ebubekir: “Ya Resulallah kim bunlar?” diye sordu. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdular: “Bunlar iyiliği emredip kötülüğü menederler. Allah için sevip Allah için de öfkelenenlerdir.” Başka bir hadisinde Peygamber (sav): “Onlar tahtlara oturacaklardır.” Sordular: “Onların amelleri nedir ya Resulallah?” Peygamberimiz (sav): “Onlar birbirlerini Allah için sevdiler, sevmediklerini de Allah için sevmediler.” İşte biz de birbirimizi Allah için sevelim. Allah’ım! Bizleri bu yolda daim eyle. Peygamberimiz (sav), sözlerine şöyle devam etti: “Nefsim kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bu kimselerin cennetteki köşkleri şehitlerden daha yüksektir, daha yüksek olacaktır. Bu köşklerin her birinde kimi yakut kimi yeşil zümrütten olmak üzere 300 kapısı vardır. Her bir kapının önünde nur parlayacaktır. Bu kimseler sırf eşinin gözleri içine bakmak için iri gözlü hurilere bakarlar. O huriler de bunları gördükleri zaman; “Ey efendim, sen hoşgeldin. Ben seni bekliyorum. Hani filan yerde emri bil maruf yaptın ya, o anda halk etti Allah beni sana. Öbürü de aynı şeyi söyler. Emri bil maruf nehyi anil münker yapanlara Allah, 300 tane huri verecek. 300 tane huriyle evlenecekler.” Hanımlar duymasın. Hanımlar duyarsa bunu da kabul etmezler. Hanımlar ahiretteki hurileri bile kabul etmeyip kıskanırlar. E sen akıllı ol, sen de cennete gir. Sen de hurilerden ol.
İyi hanımların cennette hurilerden olacağını bir ev sohbetinde böyle anlatınca bir arkadaşımız rahmetli parmak kaldırdı: “Hocam” dedi, “Ben, Cenab-ı Allah’a orada diyeceğim ki, bu kadını da istemiyorum, cenneti de istemiyorum. Öyle ki, beyinin ciğerini yakmış. Sen beyinin ciğerini yakarsan cennetin kokusunu bile alamazsın. Hanımefendi sen kocana salak dersen, sen kocana manyak dersen, sen kocana köpek dersen seni cennete koyar mı Allah, koymaz. Cennetin beşyüz yıllık yoldan kokusu vardır. Mümin kullara beşyüz yıllık yoldan cennetin kokusu gelir. O kokuyu duyamayacak bu hanmlar. Hanım, kocasına ne diyor? Sen manyak mısın, salak mısın, diyor. Bunu bildiğim için, duyduğum için söylüyorum. Evet bu kadın geceli gündüzlü ibadet yapsa kocasının helallığını almazdan ölürse cennet göremez. Hanımların da kulağını çınlattım. Zaten uzun zamandan beridir hiç hanımlar hususunda vaaz konusuna girmedim. Onlar çok rahat. Şimdi şimdi kurcalamaya başladılar. Eyvah, beyleri hatırlarına geldi. kimilerinin beyleri ölmüş, kimilerinin beyleri hayatta. Salak dediğin o efendin var ya, manyak dediğin o efendin var ya, köpek dediğin o efendin var ya, seni korumak için Allah, onu sana vermiş, senin ırz ve namusunu, iffetini koruyor. O olmazsa sen, ortalıkta rezil olursun, perişan olursun, çoluk çocuğun sefil olur. O seni koruyor, senin haberin yok. Haberin yok, aklın yok, şuurun yok, idrakin yok senin. Allah, hanımlarımıza da, kızlarımıza da akıl ve şuur versin.
Yüce Allah (cc), Hz. Musa’ya şöyle hitap ediyor: “Ey Musa! Sırf benim için işlediğin hiç bir amel var mı?” Musa (as): “Ya Rab! Allah’ım! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim, secde ettim, sana hamd u sena ettim, Kitabını okudum, senin adını andım.” Yüce Allah (celle şanuhu) şöyle buyuruyor: “Ey Musa! Namaz senin kılavuzun, oruç senin kalkanın, verdiğin sadaka üzerine gölgedir. Secdedeki tespihin senin için cennette ağaç olacaktır. Kitabımı okuman da sana köşk ve huri sağlayacaktır. Benim adımı anman da, senin ışığın olacaktır. Sırf benim için ne yaptın, ya Musa? Onlar senin için.” Bunun üzerine Hz. Musa: “Ya Rabbi! Ben bilmem, bana öğret yapayım. Senin rızan için ne ise yapayım. Sırf senin rızan için olacak bir amel bana bildir de onu işleyeyim ya Rabbi!” Yüce Allah Hz. Musa’ya: “Ey Musa! Benim için hiç dost edindin mi? Benim rızam için dost edindin mi? Benim rızam için düşman oldun mu kimseyle? İşte bu benim içindir.”
Ebu Ubeyde İbnul Cerrah (ra) şöyle rivayet ediyor: Peygamberimize bir gün: “Allah katında en yüksek dereceli şehit kimdir ya Resulallah” diye soruldu. Resulullah: “Allah katında şehitlerin en yüksek derecelisi zalim bir valinin karşısında dikilerek iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya çalışırken öldürülen kimsedir. Zalim vali onu öldürmediği takdirde bile o yaşarsa yine şehit mertebesini alır.”
Hasan el- Basrî (ra) den, Peygamberimiz (sav) yine buyuruyor ki: “Ümmetimin en yüksek dereceli şehidi, zalim bir devlet başkanının karşısına geçip dikilerek, iyiliği emreden, kötülükten sakınmayı ona hatırlatan ve bu yüzden de öldürülen böyle bir şehit, cennetteki Hz. Hamza’nın derecesindedir.” Peygamberimizin amcası Hz. Hamza Uhud’da şehid oldu. Peygamberimizin mübarek dişi şehid oldu, mübarek yüzü yarıldı, kanları aktı. “Ya Cebrail yetiş, Habibimin kanını tut. Eğer Habibimin kanı yere akarsa, yeri alt üst ederim” dedi Yüce Allah. O zaman Peygamberimiz (sav) biraz kendine geldi. Öyle oldu ki, Peygamberimizin (sav) başına, üzerine, sağına, soluna, arkasına, önüne oklar, yaylar, kılıçlar yağmur gibi yağdılar.
Peygamberimiz öyle bir hale geldi ki, baygın vaziyetine geldi. Ashab perişan olmuş, şehid olmuş neden, bilir misiniz? O konuya niye geldim? Konum, o değil, o konuya niye girdim? Allah ve Resulünü dinlemeyenlerin hali, akıbeti, âhiri perişandır. Mutlak bir sille yiyeceklerdir. Peygamberimiz (sav) Uhud savaşına hazırlandığı zaman, askeriyle, ordusuyla, komutanıyla, gençlerle, halkıyla iç içe girdi bir istişare yaptı. Gençler çok hızlı, çok hızlı. Fakat kâfirler de Bedir savaşında yenildikleri için hızlarını alamadıkları için onların hınçları var Peygamber’e karşı, müslümanlara karşı. Peygamberimiz, gençlere dedi ki; “biz savunma savaşı yapalım, muharebe yani göğüs göğüse çarpışma yapmayalım. Gençler, peygamberimize karşı çıktılar; “Hayır ya Resulullah!” dediler. Peygamberimiz hiç sesini çıkarmadılar. Evine, içeriye makamına girdi. İki zırh birbirinin üzerine giydi ve atına bindi. Hemen Ebubekir-i Sıddık (ra), Hz. Ali (ra) Efendimiz, ashabın büyükleri, ileri gelenleri geldiler. “Ne yaptınız, ne yaptınız? Hata ettiniz, Resulullah’ı kırdınız, O’nu incittiniz” diyerek gençlere sitem ettiler. “Ya Resulallah! Senin dediğin olsun. Savunma yapalım” dediler. Peygamberimiz: “Hayır, Peygamber zırhını giyindi, atına bindi, geri dönmez.” Ashab anladı ki, Uhud’da yenileceğiz. Ve ilk hitapta savaşa girdiler. Müslümanlar kazandı. Savaşı hemen müslümanlar kazandı. Öyle ki, Hz. Hamza küffar ordusunu yararak sağa sola kılıç salladığı zaman üç, beş, on tane birden öldürüyor. Böyle görünce küffar askeri korktu kaçtı. Fakat Peygamberimiz (ass), Uhud Dağı’nın hemen karşısında ufak bir tepe var -Hacca gidenler bilir, o tepeye çıkıp dua ediyoruz- O tepenin hemen kıyısna, yanına yetmiş tane okçu bıraktı. Okçulara tembih etti: “Biz savaşı kazanalım veya kaybedelim. Benden emir gelmeden, Peygamberden emir gelmeden burayı terketmeyeceksiniz.” Fakat kâfir durmadı. Bekliyor, bir şey bekliyor, bir fırsat kolluyor. Müslümanlara, okçulara bir haber geldi; “Ganimet dağılıyor, müslümanlar kazandı, kâfirler kaçtılar.” Fakat ordu komutanı Halid b. Velid -tabi sonradan müslüman oldu- gözetliyor. Okçular oradan kaçınca, ganimetin olduğu dağa doğru gidince Halid b. Velid askeriyle beraber orada kalan yedi okçuyu şehid ettiler ve Peygamberimizi, müslümanları arkadan kuşattılar. Yetmiş şehid verdik. Hz. Hamza şehid olduktan sonra, iş bittikten sonra Peygamberimiz kendine geldi ve Hamza’yı göreyim, amcamı göreyim dedi. Resulullah bir baktı ki, Hamza’nın kalbi yarılmış, Hamza parça parça, kulakları, burnu, dudakları kesilmiş. Peygamberimizi dinlemediler. Allah’ın Resulünü dinlemediler. Savaşı kaybettiler. Yetmiş şehid verdiler. Rivayete göre o şehidlerin bir kısmı ile Mus’ab b. Umeyr ve Hz. Hamza Uhud Dağı’nda yatıyor. Geriye kalan şehitler de Cennetul Baki mezarlığında toprağa verildi.
Değerli müslüman! Bugün insanlık Allah’tan kopmuştur. Bugün insanlık Resulullah’tan kopmuştur. Bugün insanlık İslam’dan kopmuştur. Bugün insanlığın başına gelen bela ve musibet ondan dolayı geliyor. Biz Peygamberimizi dinlemedik. Biz Allah’ı dinlemedik. Kur’an’ı rafa kaldırdık. İslam’ı yıktık yerine küfür, batıl kanunlar koyduk. İslama düşman olan kanunları koyduk. Şeriata düşman olan kanunları koyduk. İslam’ı yıktık, yerine küfürü getirdik, batılı getirdik, kâfiri getirdik. Ne zannediyorsunuz, bu insanların başına gelecek bela, musibet nedendir? Bakınız, değerli müslümanlar! Dikkatinizi çekiyorum: İslam ülkelerinin başında olan liderlere bir bakın. Bir bakın, İslam ülkelerinin başında olan liderler kimlerin emriyle gelmiş oraya. Ürdün’e bakın, Suudi Arabistan’a bakın, Irak’a bakın, Afganistan’a bakın, Filistin’e bakın; Bütün, yahudinin uşakları gelmiş. O müslümanlar şimdi inim inim inliyor. Gel bizimkilere bak. Kimler getirdi bunları iktidara? Yahudi getirdi, Yahudi. Nereden nereye geldiler? Nereden yahudi nereye getirdi? Şimdi İslam düşmanlığı var Türkiye’de, Hıristiyanlar kol atıyor, rahat rahat çarşı pazarda incil dağıtılıyor, dolar dağıtılıyor. Para karşılığı dinler satılıyor. Ne zannediyorsunuz? Müslümanlar uyuyor, yahudi çalışıyor.
Değerli Müslümanlar!
Peygamberimiz (sav): “Miraca çıktığım gece cehennemde bir zümre gördüm. Erkekleri makaslarla dudaklarını kırpıyorlardı.” “Onlar kimlerdir?” diye soruldu. Peygamberimiz (sav): “Ben Cebrail’e sordum, ‘dudaklarını kırpanlar kim’ diye. Cebrail bana: “Ya Muhammed! Onlar senin ümmetinin hatipleri, alimleri, hocalarıdır. Onlar, emri bil maruf nehyi anil münkeri yaptılar, kendileri işlemediler, kendileri yaşamadılar. Onlardır, dudaklarını kırpıp çekenler. Yeniden yerine geliyor, yeniden kırpıyorlar. Onların cehennemde azabı o. Kimin? Hatiplerin, hocaların, dilini yutmuşların, emri bil maruf yapıp kendileri yaşamayanların. Kürsüden söylerim ben. Kürsüden söylemek kolay, fakat yaşıyor musun? Kur’an ve Sünneti yaşıyor musun? Emri bil maruf nehyi anil münkeri ilk önce kendi nefsine yapacaksın. Kendi nefsinde tatbik edeceksin, kendi nefsinde yaşayacaksın ki, senin sözün insanlara işleyebilsin.
Cenab-ı Hak, ülkemizi, milletimizi, memleketimizi korusun, muhafaza eylesin. Yahudilerin, kâfirlerin şerrinden muhafaza eylesin, korusun.
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
25 Şubat 2011 Cuma
İSLAM DEVLET FELSEFESİ
İSLAM DEVLET FELSEFESİ
Genel Değerlendirme:
Kitap konu olarak İslam’da devlet anlayışını inceliyor. Devlet nedir, hangi özelliklere sahip olmalıdır, devlet başkanı nasıl seçilir, başkanda hangi özellikler bulunmalıdır, devletler arası hukuk gibi konular hakkında İslam alimlerinin görüşleri anlatılıyor. Sistem tartışmalarının yaşandığı ülkemizde daha da bir güncellik kazanan kitap özellikle konuyla ilgilenenler faydalı olabilir.
I. Giriş
İslam Devleti dinamik bir yapıya sahip olmasına rağmen, tarih boyunca, İslam alimlerine göre, İslam Devletlerinde oluşan müesseseler dinin esaslarına aitmiş gibi kabul edilmiştir. İslamiyetin temel kaynaklarında devlet başkanıyla ilgili kayıtlar bulunmadığı halde, Maverdi'nin ileriye sürdüğü özelliklerde kendisinin bilim seviyesinin ve yaşadığı dönemin payı olduğu gözden kaçmıştır.Gerek batılı bilim adamları, gerekse de onların yandaşları olanlar Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanında İslam devlet anlayışında sapmaların başladığı ve İslam devlet sisteminin uygulanmasının mümkün olmadığını söylemektedirler. (Ridde ve Nadr Bin Haccac olayları).
İslam'ın temel kaynaklarında amme müesseselerine dair bir kaide yoktur. Cihanşumül bir din bir millete ve bir çağa hitap ettiğinden ve her kültür ve her çağın müesseseleri farklı olacağından herhangi bir müessese vaz'etmemesi tabiidir. İslam devletleri dışarıdan müessese dolayısıyla amme hukuku kaideleri almış; ama bunların islamın devlet telakkisiyle çelişkili olmamasına dikkat edilmiştir. Örfi hukukta İslam Hukuk'unun kaynaklarından sayılmıştır.
İslam tarihinde devlet düzeninin iyice yerleşmesi için fıkıh ve şeriat birbirinin müteradifi olarak kullanıldı. Ayet ve hadisler asıldır, anlam sebebi ve gayeleri gereğince fıkıh hükümleri doğmuştur. Dolayısıyla bunların birbirinin müteradifi olarak kullanılmasında bir engel bulunmadığı kabul edilmiştir. Muhakkak ki erbabınca bir engel yoktu; fakat bu ayrımı yapamayanların nezdinde fıkıh literatürü mukaddes bir havaya büründü. İslam’ın temel kaynaklarının tamamlayıcı unsuru oldu. Fıkıh uzun bir süre geliştirilemeyince ve çağın ihtiyaçlarına göre yorumlanamayınca da doğan boşluklar dışarıdan iktibaslarla giderilmeye çalışıldı. Bu hareket fıkhın şeriatla aynı olduğunu kabul edenlerce dinden uzaklaşmak olarak nitelendirildi. İktibasları savunanlarda fıkhı tenkit ederken dini tenkit durumuna düştüler. Son dönem en büyük İslam devleti olan Osmanlılarda ise İmam-ı Azam ve diğer büyük hukuk kodifikasyonları yapanlar gibi müçtehidler, Gazali seviyesinde alimler yetişmemiştir, Molla Hüsrev, İbni. Kemal gibi şahsiyetler orjinal araştırmalar yerine eskilerin nakli ile yetinmişler buda İslam dünyasında ilmi düşüncenin gelişmesine engel olmuştur.
II Devlet Felsefesi.
Kaynaklar: Kuran, Hadis, sünnet, icma, kıyas-ı fukaha. İslamiyet öncesi ve sonrası islamiyetle çatışmayan örfler, Hulefa-i Raşidin'in uygulamaları, sorumlu devlet adamlarınm yönetimleri, dini kitaplar, yönetime ait kitaplar vs.
III İslam'da Devletin Zarureti
İslamiyet’te insan tam ve temiz olarak yaratılmıştır. (insanı en güzel şekilde yarattık ...) Bununla birlikte insan iyi ve kötü cephelere sahiptir. Kur'an'ın nasihatları vaazlarıyla yok edemediği kötülükleri, fenalıkları yok edebilmek için devlet otoritesine muhtaçtır. “Devlet başkanı Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Sizlerden biri bir ülkeye varırda orada devlet başkanı olmazsa, oturmasın çıksın.”
IV İslam Devletinin Doğuşu
Akabe Biadları ile başlar. 620 yılında 12 Medineli Müslüman şöyle yemin ediyorlardı “gerek sıkıntı ve gerekse müzayaka ve gerekse sevinç ve sürur halinde dinlemek ve itaat etmek başta gelir. Ve sen bizim üzerimizde tercihe sahip olansın. Ve biz emretme yetkisi taşıyan emire itiraz ve muhalefette bulunmayacağız. Allah yolunda bizi küçük gören ve horlayan kimsenin ayıplamasından çekinmeyeceğiz. Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayacağız. Aramızda hiçbir iftirada bulunmayacağız ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz.” Hz. Peygamber Medine'ye göç ettiğinde siyasi ve sasyal hayata kabile anlayışı hakimdi. Her kabile ayrı bir hukuki birlik teşkil ediyor ve kendileri dışında hiçbir otorite tanımıyordu. (Gerek Yahudiler' de gerek Araplar arasında 6000 müşrik Arap'a 4000 Yahudi 50 Hıristiyan): Hz Peygamber sahabeleri ve diğerleri ile görüşerek dünyanın ilk anayasası diyebileceğimiz Medine vesikasını ortak karar olarak bir metin haline getirdi. Yapılan anayasa ile fertlerin ve kabilelerin kendi haklarını kendilerinin koruma usulü kaldırılıyor, merkezi bir otorite yani devlete tevdi ediliyordu. Eğer topluluklar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa Hz. Peygamber yetkili merci kabul ediliyordu. Anayasanın en önemli özelliği sadece Medine şehrindeki Müslümanlara münhasır olmasıydı. Medine'ye ilave olunan bir araziye hatta ilerde doğacak olan Büyük İslam Devletine de tatbik olunabilecek yumuşaklıkta bir anayasa oluşturuldu. Gelişen şartlara göre eski hükümlüleri kaldırma ihtiyacı olmadan yeni idari kaide ve nizamlar ilave edilebilmiştir.
V İslama Göre Devletin Unsurları
1. İ. Ülke unsuru: İslam Hukukuna göre ülkeler müslümanların ve gayri müslimlerin idare ve hakimiyetlerine göre Dar'ul İslam ve Dar'ul Harp diye ikiye ayrılır. Bu tabirler Kur'an da yoktur. Hadisten çıkarılır. Yine de Dar'ul İslam ve Dar'ul Harp'in nasıl olacağı bahsi geçen hadislerde de tam olarak izah edilmemiştir. Bu konu İslam Hukukçularının yorumları ile şekillenmiş ve çok farklı nitelendirilmeler ortaya çıkmıştır. İslam Alimlerinin çoğu Dar'ul İslam'ı müslümanların emniyet içinde yaşadığı yer olarak tarif etmiştir. Cuma ve bayram namazlarının kılınabilmesinde ölçü almışlardır. Yinede bu hususta mezhepler arası farklı anlayışlar vardır.
2. Nüfus Unsuru: Ekseriyetin müslüman olması.
3. Hakimiyet unsuru: İslam ülkesinde bir zulmün veya milletin iradesi değil Allah’ın iradesinin hakimiyeti esasdır. İslam ve iman Allah'ın hakimiyetine teslim ve kabul demektir. İnkar ise küfürdür.
VI. İslamda Devlet Teşkilatı
Kur'an da devlet şekli veya teşkilatı hakkında herhangi bir ayet yoktur. Böylece Kur'an ve sünnete uyan zamanın ihtiyaçlarına göre ortaya çıkan bir devlet Şekli istenmiştir. ilk İslam Devletinde devlet başkanlığına gelişler düşünülürse bu sonuçlar ortaya çıkar. Evvela Kur'an’ı iyi bilen müslümanlar kral seçmediler. Bu krallık rejiminin mecbur olmadığını gösteriyordu. Hz. Ebu Bekir Hilafete çok dar bir zümre tarafından seçilmiştir. Bu klasik kamu hukuku açısından aristokratik bir sistem olarak değerlendirilir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'i tayin etmiştir.
Hz. Osman'ı ise bir şura seçmiştir. Hz. Ali ve Hz. Muaviye dönemi halk demokrasisi niteliğini taşımak tadır. Devlet başkanlığına gelişlerde biata riayet edildiği için İslam Devletini despotizme kapalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Netice olarak denilecek şey İslam devleti insan idrakinin anlayamayacağı ölçüde bir elastiki yapıdadır. Devlet şekli devrin icaplarına ümmetin durumuna kültür seviyesine, siyasi şartlar coğrafyanın ve zamanın imkan ve zaruretlerine göre belli edilir.
İslamın Devletinde Müesseseler.
a. Devlet Başkanı:
Haricilere göre devlet başkanı seçmemek en iyisidir. İhtiyaç duyuldukça müslümanlar toplanarak hükümet işlerini yürütebilirler. Mutezileye göre eğer halkın içinde ihtilaf yoksa devlet başkanına da ihtiyaç yoktur. Bir kısmı mutezile alimleri ise imam kararlaştırmanın farz olduğunu söylerler. Ehli Sünnet, Murcie ve Şia mezhepleri imamın lüzumunu kabul ederler.
Bazılarına göre bu aklen, bazılarına göre ise dinen vaciptir. İmamın seçilmesi ve biat aktinin yapılması ümmet için farzı kifayedir. Hal ve akt ehli imamı seçince, bütün halka için bu imam vacip olur. Ehli Sünnete göre iyi veya facir mutlaka bir imam olmalıdır. Hz. Peygamberin naaşı defnedilmeden önce hilafet tartışmalarının başlaması ashabın bu husustaki hassasiyetini gösterir. İslam devletinin başkanlığı için kullanılan ünvanda birlik yoktur. Halife, melik, imam denebileceği gibi çağımız yazarlarına göre devlet başkanı tabiride denilebilir.
Halifenin Kureyş'ten olacağı mevzuuda tartışmalıdır. İbni Haldun, Meverdi, Muhammed El Mübarek, Gürcani ve bazı alimler Kureyş'ten olmasının şart olmadığını söylemişlerdir.(Allah katında üstünlük ancak takva iledir.)
Devlet başkanlığına geliş yolları 3 tanedir. Seçim(Biat), tayin veya önceden kabul(akt) ve zorla devlet başkanı olmak.
a. Biat: Biat etmek için halkın tamamının biat etmesinin şart olmayıp ehli hal ve aktin biatını yeterli görenler çoğunluktadır. Biatte aleniyet şartı aranmıştır. Aynı zamanda seçmen şartının en az 5 olması gerektiği ileri sürülmüştür.
b. Tayin veya önceden kabul: Tayin (ve Süleyman Davut'a mirasçı oldu) ayetinden ve Hz. Ebubekir'in ölmeden önce Hz. Cimer'in halife olmasını istemesiyle doğmuştur. İslam devletlerinde irsiyet usulüde kaynağını bunlardan alır. İslam hukuk doktrininde devlet başkanının birbiri ardından sıra ile 3 kişiye veliaht tayin etmeside kabul edilmiştir. Halife sağken ancak onun izni ile veliaht seçilebilir. Ve yeni bir halife seçimine gidilebilir.
c. Zorla devlet başkanı olmak: Kaderiyye, Hariciler ve Mutezile mensuplarının göre işlerince zor kullanılarak devlet başkanı olunamaz. İmam-ı Azamda bu görüştedir. Fakat isyan etmek mümkün değilse ve isyanla muvaffak olunamayacaksa itaatte mahzur yoktur. Ehli Sünnet Alimlerinin çoğu zorla başkanlığı ele geçirmeyi zaruret imamı adı altında ayn bir bölümde ele almışlardır. Zaruret imamlarında ilim, adalet ve diğer özelliklerin yokluğuna bakılmaz. İslamın temel kaynaklarında devlet başkanları o mevkiiye nasıl geleceği belirtilmediğinden zanni şartlar altında zorla başkan olmakta caiz görülmüştür. Fakat asıl olan ırsiyet ve seçim usulleridir. İslama en uygun olanı ise her zaman olmamakla birlikte seçim usulüdür.
Hukuki nitelik bakımından devlet başkanlığı bir çeşit mukavele olarak değerlendirilmiştir.
Devlet Başkanlarında Aranan Şartlar. Her ne kadar islam bilginleri belli bir devlet şekli vaz edilmemesinden amme hukuku üzerinde çok durmamışlarsa da devlet başkanlarının hangi özelliklere sahip olması gerektiği titizlikle incelenmiş, ümmetin kaderi devlet başkanlığı makamında bulunanın şahsiyetine sıkı sıkıya bağlı olduğu kabul edilmiştir. Ehli Sünnet alimlerinin çoğu devlet başkanlığına fazilet ve liyakatçe en ileri olması gerektiğini söylemişlerdir. Taftazani eftal varken meftulün imametini ancak bazı durumlarda din ve mülk ile ilgili nasihatları yürütmede daha kuvvetli ise kabul etmişlerdir.
Harici, Mutezile, Murcie ve Şia'nın çoğunluğu eftal varken meftulün imameti caiz değildir der. Ehli Sünnet ise meziyetlerin şartlarına göre değişeceğini ve kimin daha iyi olduğunun bilinemeyeceğini söyler. Maverdi seçilecek kişilerin özelliklerini şöyle sıralamıştır.
a. Adaleti mutlaka
b. Devlet reisinde bulunması gereken vasıfları temyiz edebilecek kadar bilgi.
c. Rey ve hikmet
d. Müslüman olma
e. Akıl baliğ olma
Halifelik(İmamet) makamındaki kimseler için şu özellikler bulunmalıdır.
a. Her yönüyle adil bir kimse olmalıdır.
b. Yapacağı görevlerde içtihat edebileceği bir ilmi olmalıdır.
c. Uzuvları sağlam olmalıdır.
d. Halkı sevk ve idare bilgisi olmalıdır.
Cürcani imamın Haşimi olmasını, dinin bütün meselelerini bilmesini, masum olmasını batıl şartlardan saymıştır. Ona göre böyle bir görevde aranacak olan ne zenginlik ne züht nede takvadır. Böyle bir görev için aranacak olan kutsal almayan ilim ve aynı zamanda fiziki kabiliyetler ile askeri ve diplomatik maharetlerdir. Hanefiler devlet başkanının müçtehit olmasını şart görmez. Dinin hükümlerine ve devlet idaresine vukufiyeti yeterli görürler. İslamın temel kaynaklarında devlet başkanlarında en çok aranan şartlar adil olmak, akıllı olmak, ergin olmak ve müslüman olmaktır. Maverdi kadından devlet başkanı olamaz diye bir şey dememektedir.
Bu hususta İmam Gazali'in ve Kadı Beydavi'nin dayandığı deliller yeterli görülmemektedir.(kadının imam olmasında. İmam=devlet başkanı) İslam hukukunda halifelik islam ümmeti üzerinde genel tasarrufta bulunma yetkisidir. Bunun manası imamın Hz. Peygamber adına din ve dünya işlerinde umumi riyasetidir. Hükümdar hatadan azade olmadığından aynen diğer tebaa gibi kanuna bağlıdır. Kişilere verdikleri zararları ödemekle mükelleftirler.
Kaç Tane Devlet Başkanı Olabilir
İslam devletinde birlik Hz. Peygamber, Hulefa-i Raşidin dönemi ile Emevilerin ilk yıllar ile devam etmiştir İslamın temel kaynaklarında dünyada birtek İslam devleti olacak diye bir kayıt bulunmadığından bu konu hukukçuların tartışmalarına sebep olmuştur. Mesela Maverdi Abbasilerin dışında müslüman devletlerin hükümdarlarına halifeden menşur almaları gerektiğini ileri sürüyordu. Hatta Yıldırım Beyazıt'ın da devrin Abbasi Halifesinden menşur istediği bilgilerimiz arasındadır. İslam dünyasında bir imam olabileceğini ileriye sürenlerin amacı fitnelerin doğmasıyla nizamın bozulmasını önlemektir. Kopacak fitneyi önlemek için imamın birliğine dair hadislerde birliğin bir devlette mi yoksa yeryüzünde mi olacağı lafzen belirtilmediğinden bazı yanlış anlaşılmalar olmaktadır.
Hadiste `Kim bir imama biat ederek anlaşma musafahasını yaparsa gücü yettiğince ona itaat etsin. Bir ikincisi çıkıpta evvelkisi ile nizaya kalkışacak olursa onun boynunu vurun. Birinci biatınıza sadık kalın, gereğini ifa edin. Birincilere borcunuzu ödeyin" cevabını vermişşerdir. Her iki hadiste de aynı devlet kasdedilmektedir. İki imam varsa hangisi önce seçilmişse hak onundur. İkisi beraber seçilmişse ikisi de imam değildir. Devlet başkanının hak ve yetkisi ulemaca şöyle formülleştirilmiştir. "Caizde Ulül Emrin hakkı tasarrufu vardır. Şeriatın menetmediği şeyleri menedebilir."
Devletlerle ile ilgilenmiş bütün islam bilginleri imamın en önemli görevinin adaletin tevzii olduğunda ittifak etmişlerdir. Devlet başkanı adaletin tevzi ile bizzat meşgul olmaktan ziyade adalet tevziini yapabilecek mekanizmayı kurmakla yükümlüdür. Zira adalet hukuk bilgisini gerektirir. Devlet başkanı bu bilgilerden mahrum olabilir.
Ebu Hanife ve diğer Iraklı hukukçulara göre Cuma imamlığı devlet reisinin önemli görevlerinden birisidir. Kanaatlerince Cuma namazları ancak devlet başkanının veya onun tayin edeceği birisinin hazır bulunması ile sahih olur. Hanefilerin Cuma imamlığına hayati önem vermeleri, devlet başkanlığı ile halkın veya tayin edilen imamla halkın bir araya gelmesini sağlamak içindir.
Devlet Teşkilatının Oluşması.
Hz. Ömer devrinde islam devletinin o zamanki başkenti olan Medine’ye mal ve para gelmeye başladığında bunların kontrol altına alınması için Beytül Mal kuruldu. Diğer müesseselerin oluşmasıda ihtiyaçların zorlaması ile olmuştur. Vezirlik müslümanların icadı değildir. İranlı'lardan alınmıştır. İki türlü vezirlik vardır. Tefviz ve Tenviz Vezareti.
Vezareti Tefviz: Veliaht tayini, devlet başkanın tayin ettiği memuru azletme ve devlet başkanlığı makamından isifa etme makamının dışında yekilidir. Bunu için (seni vezirliğe tayin ettim sözü yetmez) Tam yetkili kelimesi kullanmalıdır. Vezareti Tenfiz'de ise devlet başkanı tarafindan verilen bir emri ifa söz konusudur. Vezareti Tenfizin sayısı birden fazla olabilir. Hz. Ömer zamanında bir şura meclisi birde umumi meclis vardı. Umumi meclis ender karşılaşılan meselelere dair toplanılan ve müslüman kabile ileri gelenlerinden meydana gelen bir meclisti. Bu meclisin celseleri günlerce sürer, şahıslar korkusuzca hür konuşurlardı. İslam Dünyasında ilk divanı tesis eden Hz. Ömer’dir.
Rasulullah'ın eyaletlere gönderdiği valiler kazai, idari, askeri işlere bakar, vergilerin toplanmasını sağlarlardı. Hz. Ömer zamanında valilik ve kadılık ayrılmış, kadılar islam hukukuna vakıf şahıslardan seçilmiştir. Kadıları valiler tayin eder fakat hüküm vermesine karışmazlardı. Abbasiler döneminde kadıların görev ve yetkileri genişledi. Vakıflar, emniyet, belediye, darphane, beytül ınal müesseselerinin sorumluluğunu da üstlendiler. Ülkeyi il, ilçe, bucak gibi birimlere ayırarak ademi merkeziyete başvuran Hz. Ömer'dir. Ömer Bin Abdulaziz zamanında müftülük kadınında başvurduğu yargı organını tamamlayan bir unsur olarak oluşturuldu. Ümmetin fetva alabileceği makam olarak kurulan müftülük hukuki veya dini sorulara cevap veriyordu. Hukuk bilgini olduğuna inanılan her müslümanın müftülük haricinde bu işi yapabilme serbestiyeti kaldırılmamıştır. İslam devletinde asıl olan teşkilat değil devletin göreceği vazifedir. Kitabul Haraçtan öğrendiğimize göre memurlar Türk Atına binmeyeceklerine, ince zarif elbise giymeyeceklerine kapılarında hizmetçi bulundurmayacaklarına söz verirlerdi.
Tayin edilen kişinin mal ve mülkünün tam listesi yapılır ve mali durumundaki artışlar kontrol edilirdi. İslam devletinde kadınlarda devlet dışı kabul edilmemişlerdir ve görev alabilecekleri söylenmiştir. Ebu: Hanife ve Taberiye göre kadınlar hakim olabilirler Maverdiye göre kadınlar vezirlik yapamazlar. Hz. Peygamber devlet işlerinde gayri Müslimlerden yararlanmakta sakınca görnıemiştir. Maverdi'ye göre yabancılar tenfiz veziri olabilir, tefviz veziri olamazlar.
VII İslam Devletinin Mahiyeti. Bir Hukuk Devleti mi?
Gerek akabe biatlan, gerek Medinede ilk islam devleti kurulurken gayrimüslimlerle yapılan anlaşma İslam devletinin hukukilik esasına göre teşekkül ettiğini bize göstermektedir. Devlet başkanı bir yana islamda bizzat Hz. Peygamber bile başına buyruk değildir. Sünnetin mahiyeti gereğince bilinmediğinden Hz. Peygamberin devlet hayatındaki uygulamalarında Hulefai Raşidin Döneminde değişiklik yapılınca bu bazılarınca sapma olarak nitelendirilmiştir. Mesalihi ammeyi idare yolunda yapılan tasarruf ve hükümlerin hangileri olduğu ve bağlayıcılık özelliğinin bilinmesi gerekir. Mesela peygamberimizin “Bir kimse sahipsiz ölü bir toprağı işleyerek diriltse o yer onundur” hadisi müctehidi izma göre efendimizin İmamü-l müslimin vasfı ile söylediği hükümdür. Dolayısı ile peygamberimizin bu sıfatla verdiği hüküm yaptığı işin başka ferdin yapabilmesi ancak hükümetin müsaadesiyle olabilir. Nebi (sav) sadır olan her şey ümmeti için hukuken bağlayıcı değildir. Hz. Ömer'in yaptığı değişikliklerde dini mahiyette olmadığından dinden sapma olmaz.
İnsan hal ve hareketlerinin çoğunu meydana getiren, ne iyi nede kötü denemeyen fiillerdir. Kanun koyucu mübah fiilleri düzene sokmak için her zaman müdahale edebilir. Kuran ve sünnetin meşru kıldığı bazı hususları, kötü neticeleri önlemek için sonradan men etmişlerdir. (Mesela ehli kitaptan kadınla evlenme ve Şam ve Irak mevkiinde arazinin 4/5 inin gazilere dağıtımı) Sahabiler daha önce benzeri geçmemiş bazı hükümlere hayırlıdır diyerek benimsemiştir.
Kur'an-ı Kerim'in mushaf halinde toplanılması fiyatların kontrolü ve Hz. Osman’dan itibaren Cuma için minareden okunan ilk ezanı burada zikredebiliriz. Kuran ve sünnetten sonra islam hukukunun bir kaynağıda icmadır. Hukukçular ancak kuran ve hadisler bir konuda hüküm getirmemişse kuran ve hadiste yeralan ifade ve terimler çeşitli yorumlara açıklık bırakılmışsa hukuk kaidesi istihraç etmek için icmaya başvurabilirler.
İslamın temel kaynaklarına istinat eden hukukun (şeriatın) yanı sıra genellikle kamu ile ilgili konularda olmak üzere örfi hukuk doğmuştur. Elbette bu hukuk hakkında şeri bir hüküm bulunmayan konularda söz konusu olabilir. Burada asıl olan unsur kamu yarandır.
Devletin veya devlet başkanının görevi kanun yapmak değil, kanuna bizzat uymak ve tebayı bizzat uydurmaktır. İslam hukuku bize aşırı bir hukuk örneği vermektedir. Kişinin haklan ne devletin nede halife veya hükümdarın ürünü değildir. Kuranın, sünnetin ve meri hukukun ürünüdür.
Kanunlaştırma Hareketi: Kanunlaştırma Hareketini kamu hukuku ve özel hukuk olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. İlk kanunlaştırma hareketi Hz. Peygamberimizin Medine'ye Hicreti ile başlamıştır. Hz. Ömer diğer devletlerin teşkilatlarını ve bu devletlerdeki yönetimleri ve bu yönetimdeki usulleri inceletirdi. Kabule şayan bulduklarını almaktan imtina etmezdi. Arazi ve gümrük vergileri, devlet memurluğu, murakabe ve muhaseb hakkında düzenleme yapan kanunları İran ve Suriye'den almıştır. Cizye'ye atıf yapan Taberi (bunlar Ömer'in İran’ı fethettiği zamanki kanunlardır) diye yazar. Dolayısı ile yabancı devletlerin kanunlarını ve müesseselerini almakta, ideolojik bir mahiyet taşımadığı müddetçe mahsur görülmemiştir.
Abbasiler zamanında kamu hukuku ile alakalı kitaplar yazılmaya başlanmıştır. Kanuna ihtiyaç gösterdiği durumlarda yetkili organlar kanun vazedebilmekteydi. Yazılan kitaplar, çıkarılan kanunlar devlet müdahelesinden uzakta engin bir hürriyetle özel hukuku gelişmiştir. Durum böyle olmasına rağmen hicri 3. yy'dan son islamda içtihat kapısının kapandığı belirtilmiştir. Oysaki mezhep imamları dahil kendi görüşlerinden daha iyisine ulaşılabileceğini söylemiş, hatta bazıları aynı mülahaza ile talebelerinin önünü tıkamamak için derslerinde onları not almaktan menetmiştir. Bazı bilim adamları ile içtihat kapısı kapanmamıştır. Ama o kapıdan geçecek insan yetişmemiştir şeklinde açıklamalar yapmak zorunda kalmışlardır. Bilhassa batılı bilginler islamiyetin Hristiyanlık gibi teokratik bir düzen getirdiğine inanmışlardır.
Oysaki din adamları sınıfı islamiyette mevcut değildir. Din bir zümrenin hukuk anlaması ve yorulmaması için değil bütün insanlık için nazil olmuştur. Bunun yanında devlet başkanlığı ile dini liderliğin ayrı elde toplanacağına dair islamın temel kaynaklarında bir hüküm yoktur. Ayrıca İslamda Hristyanlık'ta olduğu gibi dini liderlik gibi bir müessese söz konusuda değildir. Zaman zaman Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed'te olduğu gibi peygamberlik ve devlet başkanlığı bir yerde toplanmış ve zaman zamanda ayrılmışlardır. (Hz. İsmail ve Harut olayı) Kur’anda geçen bu yorumlara dayanan islam hukukçuları, islam devlet başkanını dünyevi, uhrevi olarak ayırmışlardır. Teokratik devlet yanılgısının bir kaynağıda sultanların bazılarının devrin halifelerinden menşur olmalarıdır. Halbuki bunun en büyük sebebi islam dünyasında sayısı artan devletlerin aralarında bir karışıklık doğmasına engel olmaktır. Böylece nüfuzu korunan halifelikle islam birliği sağlanmış oluyordu. Teokrasi iddiasının başka bir kaynağıda islam hukukunun ilahi kaynaklı olmasıdır.
Ancak daha öncede belirtildiği gibi islam devlet düzeninin diğer devlet düzenlerinden farkı islam devletinde insanların kaderinin yöneticilere bırakılmamasıdır. İnsanı realist olarak ele alan islamiyet zulümlerin önüne geçmek için hukuka kaynaklık etmektedir. İnsan haklarının subjektifliği insan iradesinin kararsızlığı düşünülürse akıl ve iradenin yegane kaynak olamayacaklarına rahatlıkla varılır. İslamiyetin temel kaynaklan kamu hukuku alanında geçerli olan yasalar getirmemiştir. Genel olaraktan bu hususların düzenlenmesi yönetenlere bırakılmıştır. Temel kaynaklar incelendiğinde hukukçulara bazı sınırlamalarda getirilmiştir. Bu sınırlamalar zina, katl, kısas, hırsızlık, miras gib belli olan hususlardadır. İslam hukukunda insan hayatını esas kuşatan tavsiye edilen fiillerle tavsiye edilmeyen mekruh hareketlerdir. Mübah sayılan fikirler ise bundan daha geniş yer kaplar. İslam hukukunda bu mübah dairesini daha geniş yapan bir hüküm de zaruretin mahzuratı mübah kıldığı hükmüdür.
VIII İslam Devletinde Hürriyetler.
İslam Devletinde kişi doğuştan getirdiği esaslı ve ezeli haklarla mücehhez olarak devletin karşısında yer alır. Devlet kişilerin refah ve saadetlerini temin, hürriyetlerini korumak bakımından vasıtadır. Kişi suçu ispat edilene kadar masumdur. İslamın temel kaynaklan hürriyeti tahdit etmemiş sadece sınırlarını çizmiştir. Yeni hürriyetler söz konusu olunca islamda yerlerinin olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Çağımız anayasa ilmine göre islamın getirdiği hürriyetleri şöyle tavsif etmek mümkündür.
Kişi güvenliği
Mesken dokunulmazlığı
Seyahat Hürriıyeti
İnanç hürriyeti
Görüş ve düşünce hürriyeti
Çalışma ve kazanma hürriyeti
Mülk edinme ve yerleşme hürriyeti
İslam hukukunda herhangi bir fiil kanunlarda suç olarak yer almıyorsa faili cezalandırılamaz. Yine işlemde asıl olan hürriyetlerdir. Yasaklar hayatta bulunanın neneline göre arizi sayılmıştır.
IX. İslam Devletinin Esasları
1. Kuvvetin kanunda toplanması
2. Adalet
3. Dayanışma (Müşavere)
4. Liyakat
5. Sosyal dayanışma
Cemiyet halinde yaşamanın asgari şartlarını düzenleyen vahiyler sınırlıdır. Bunlar daha ziyade hayatı düzenleyen hukuka kaynaklık etmektedirler. Temel kaynaklarda en çok adalet üzerinde durulmuştur.
İslamda en kutsal değer. Hakkı sahibine ulaştırmaktır. Adalet ancak kanun önünde eşitlikle mümkündür. Bu hususta Hz. Peygamber'e bile bir ayrıcalık tanınmamıştır. İslamiyet Müslümanlarla gayrimüslimlerle bir arada yaşamalarını ve zımmilerin hukuklarını gözetmeyi temel bir ilke olarak kabul etmiştir. Cezai ve medeni kanunlar nazarında müslüman, zımmi farkı yoktur. Zımmiler kendi yaşadıkları bölgelerde kendi kanunlarını uygulamakta serbesttirler. Şayet zımmiler mecbur olmadıkları askerlik hizmetini yaparlarsa cizyeden vazgeçilir ve kendilerine hizmetinin bedeli ödenir. İslam ceza hukukunda suçların şahsiliği ilkesi vardır.
Devlet hayatında müşavere mevzuu üzerinde de çokça durulmuştur. İstişare sonucu varılan karara devlet başkanının veto ile karşı gelme hakkı bulunması devir ve şartlara göre halkın tercihine bırakılmıştır.
Kuranda 20 ayrı yerde namazdan sonra zekat zikredilerek sosyal dayanışmaya verilen önem anlatılmıştır. Sadaka ve zekat aynı prensipten doğmakla beraber fiilen ayrılmaktadırlar. Sadaka şahsi ve vicdanla Allah arasındadır. Zekat ise mecburi karakterdedir. Vergi veya iane şeklinde devlete veya ictimai müesseseye zekat verilmez. Zekat sadece üretken mallardan alınır.
Toprak ürünlerinden alınan zekata öşür denir.
X. İslam Devletinin Diğer Devletlerle İlişkileri
İslam barış anlamına gelen selamdan türemiştir. Barış islam devletinin en önemli amaçlarından birisidir. İslam telakkisine göre devletler arasındaki ilişki politik, askeri menfaatlere dayanmayıp ahde vefa ilkesini esas almaktadır. Karşı taraftaki müslümanların menfaati olsa bile yapılan ahdin bozulmasına cevaz verilmemiştir. Hz. Peygamberin “İnsanlarla Allah'tan başka ilah yoktur, demelerine kadar savaşmakla emrolundum” sözü pek çok islam hukukçusuna göre müslümanlara yapılan tecavüze karşı koymak, islam davetçilerini himaye müslümanlara yardım etmek, din hususunda düçar oldukları fitneyi izale etmek için savaş yapılmalıdır şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca Şafiilerin bazıları savaşın asıl amacının kafirleri öldürmek değil onları hidayete ulaştırmak olduğunu söylemiştir.
Yazar: Mehmet NİYAZİ
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
Genel Değerlendirme:
Kitap konu olarak İslam’da devlet anlayışını inceliyor. Devlet nedir, hangi özelliklere sahip olmalıdır, devlet başkanı nasıl seçilir, başkanda hangi özellikler bulunmalıdır, devletler arası hukuk gibi konular hakkında İslam alimlerinin görüşleri anlatılıyor. Sistem tartışmalarının yaşandığı ülkemizde daha da bir güncellik kazanan kitap özellikle konuyla ilgilenenler faydalı olabilir.
I. Giriş
İslam Devleti dinamik bir yapıya sahip olmasına rağmen, tarih boyunca, İslam alimlerine göre, İslam Devletlerinde oluşan müesseseler dinin esaslarına aitmiş gibi kabul edilmiştir. İslamiyetin temel kaynaklarında devlet başkanıyla ilgili kayıtlar bulunmadığı halde, Maverdi'nin ileriye sürdüğü özelliklerde kendisinin bilim seviyesinin ve yaşadığı dönemin payı olduğu gözden kaçmıştır.Gerek batılı bilim adamları, gerekse de onların yandaşları olanlar Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanında İslam devlet anlayışında sapmaların başladığı ve İslam devlet sisteminin uygulanmasının mümkün olmadığını söylemektedirler. (Ridde ve Nadr Bin Haccac olayları).
İslam'ın temel kaynaklarında amme müesseselerine dair bir kaide yoktur. Cihanşumül bir din bir millete ve bir çağa hitap ettiğinden ve her kültür ve her çağın müesseseleri farklı olacağından herhangi bir müessese vaz'etmemesi tabiidir. İslam devletleri dışarıdan müessese dolayısıyla amme hukuku kaideleri almış; ama bunların islamın devlet telakkisiyle çelişkili olmamasına dikkat edilmiştir. Örfi hukukta İslam Hukuk'unun kaynaklarından sayılmıştır.
İslam tarihinde devlet düzeninin iyice yerleşmesi için fıkıh ve şeriat birbirinin müteradifi olarak kullanıldı. Ayet ve hadisler asıldır, anlam sebebi ve gayeleri gereğince fıkıh hükümleri doğmuştur. Dolayısıyla bunların birbirinin müteradifi olarak kullanılmasında bir engel bulunmadığı kabul edilmiştir. Muhakkak ki erbabınca bir engel yoktu; fakat bu ayrımı yapamayanların nezdinde fıkıh literatürü mukaddes bir havaya büründü. İslam’ın temel kaynaklarının tamamlayıcı unsuru oldu. Fıkıh uzun bir süre geliştirilemeyince ve çağın ihtiyaçlarına göre yorumlanamayınca da doğan boşluklar dışarıdan iktibaslarla giderilmeye çalışıldı. Bu hareket fıkhın şeriatla aynı olduğunu kabul edenlerce dinden uzaklaşmak olarak nitelendirildi. İktibasları savunanlarda fıkhı tenkit ederken dini tenkit durumuna düştüler. Son dönem en büyük İslam devleti olan Osmanlılarda ise İmam-ı Azam ve diğer büyük hukuk kodifikasyonları yapanlar gibi müçtehidler, Gazali seviyesinde alimler yetişmemiştir, Molla Hüsrev, İbni. Kemal gibi şahsiyetler orjinal araştırmalar yerine eskilerin nakli ile yetinmişler buda İslam dünyasında ilmi düşüncenin gelişmesine engel olmuştur.
II Devlet Felsefesi.
Kaynaklar: Kuran, Hadis, sünnet, icma, kıyas-ı fukaha. İslamiyet öncesi ve sonrası islamiyetle çatışmayan örfler, Hulefa-i Raşidin'in uygulamaları, sorumlu devlet adamlarınm yönetimleri, dini kitaplar, yönetime ait kitaplar vs.
III İslam'da Devletin Zarureti
İslamiyet’te insan tam ve temiz olarak yaratılmıştır. (insanı en güzel şekilde yarattık ...) Bununla birlikte insan iyi ve kötü cephelere sahiptir. Kur'an'ın nasihatları vaazlarıyla yok edemediği kötülükleri, fenalıkları yok edebilmek için devlet otoritesine muhtaçtır. “Devlet başkanı Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Sizlerden biri bir ülkeye varırda orada devlet başkanı olmazsa, oturmasın çıksın.”
IV İslam Devletinin Doğuşu
Akabe Biadları ile başlar. 620 yılında 12 Medineli Müslüman şöyle yemin ediyorlardı “gerek sıkıntı ve gerekse müzayaka ve gerekse sevinç ve sürur halinde dinlemek ve itaat etmek başta gelir. Ve sen bizim üzerimizde tercihe sahip olansın. Ve biz emretme yetkisi taşıyan emire itiraz ve muhalefette bulunmayacağız. Allah yolunda bizi küçük gören ve horlayan kimsenin ayıplamasından çekinmeyeceğiz. Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayacağız. Aramızda hiçbir iftirada bulunmayacağız ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz.” Hz. Peygamber Medine'ye göç ettiğinde siyasi ve sasyal hayata kabile anlayışı hakimdi. Her kabile ayrı bir hukuki birlik teşkil ediyor ve kendileri dışında hiçbir otorite tanımıyordu. (Gerek Yahudiler' de gerek Araplar arasında 6000 müşrik Arap'a 4000 Yahudi 50 Hıristiyan): Hz Peygamber sahabeleri ve diğerleri ile görüşerek dünyanın ilk anayasası diyebileceğimiz Medine vesikasını ortak karar olarak bir metin haline getirdi. Yapılan anayasa ile fertlerin ve kabilelerin kendi haklarını kendilerinin koruma usulü kaldırılıyor, merkezi bir otorite yani devlete tevdi ediliyordu. Eğer topluluklar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa Hz. Peygamber yetkili merci kabul ediliyordu. Anayasanın en önemli özelliği sadece Medine şehrindeki Müslümanlara münhasır olmasıydı. Medine'ye ilave olunan bir araziye hatta ilerde doğacak olan Büyük İslam Devletine de tatbik olunabilecek yumuşaklıkta bir anayasa oluşturuldu. Gelişen şartlara göre eski hükümlüleri kaldırma ihtiyacı olmadan yeni idari kaide ve nizamlar ilave edilebilmiştir.
V İslama Göre Devletin Unsurları
1. İ. Ülke unsuru: İslam Hukukuna göre ülkeler müslümanların ve gayri müslimlerin idare ve hakimiyetlerine göre Dar'ul İslam ve Dar'ul Harp diye ikiye ayrılır. Bu tabirler Kur'an da yoktur. Hadisten çıkarılır. Yine de Dar'ul İslam ve Dar'ul Harp'in nasıl olacağı bahsi geçen hadislerde de tam olarak izah edilmemiştir. Bu konu İslam Hukukçularının yorumları ile şekillenmiş ve çok farklı nitelendirilmeler ortaya çıkmıştır. İslam Alimlerinin çoğu Dar'ul İslam'ı müslümanların emniyet içinde yaşadığı yer olarak tarif etmiştir. Cuma ve bayram namazlarının kılınabilmesinde ölçü almışlardır. Yinede bu hususta mezhepler arası farklı anlayışlar vardır.
2. Nüfus Unsuru: Ekseriyetin müslüman olması.
3. Hakimiyet unsuru: İslam ülkesinde bir zulmün veya milletin iradesi değil Allah’ın iradesinin hakimiyeti esasdır. İslam ve iman Allah'ın hakimiyetine teslim ve kabul demektir. İnkar ise küfürdür.
VI. İslamda Devlet Teşkilatı
Kur'an da devlet şekli veya teşkilatı hakkında herhangi bir ayet yoktur. Böylece Kur'an ve sünnete uyan zamanın ihtiyaçlarına göre ortaya çıkan bir devlet Şekli istenmiştir. ilk İslam Devletinde devlet başkanlığına gelişler düşünülürse bu sonuçlar ortaya çıkar. Evvela Kur'an’ı iyi bilen müslümanlar kral seçmediler. Bu krallık rejiminin mecbur olmadığını gösteriyordu. Hz. Ebu Bekir Hilafete çok dar bir zümre tarafından seçilmiştir. Bu klasik kamu hukuku açısından aristokratik bir sistem olarak değerlendirilir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'i tayin etmiştir.
Hz. Osman'ı ise bir şura seçmiştir. Hz. Ali ve Hz. Muaviye dönemi halk demokrasisi niteliğini taşımak tadır. Devlet başkanlığına gelişlerde biata riayet edildiği için İslam Devletini despotizme kapalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Netice olarak denilecek şey İslam devleti insan idrakinin anlayamayacağı ölçüde bir elastiki yapıdadır. Devlet şekli devrin icaplarına ümmetin durumuna kültür seviyesine, siyasi şartlar coğrafyanın ve zamanın imkan ve zaruretlerine göre belli edilir.
İslamın Devletinde Müesseseler.
a. Devlet Başkanı:
Haricilere göre devlet başkanı seçmemek en iyisidir. İhtiyaç duyuldukça müslümanlar toplanarak hükümet işlerini yürütebilirler. Mutezileye göre eğer halkın içinde ihtilaf yoksa devlet başkanına da ihtiyaç yoktur. Bir kısmı mutezile alimleri ise imam kararlaştırmanın farz olduğunu söylerler. Ehli Sünnet, Murcie ve Şia mezhepleri imamın lüzumunu kabul ederler.
Bazılarına göre bu aklen, bazılarına göre ise dinen vaciptir. İmamın seçilmesi ve biat aktinin yapılması ümmet için farzı kifayedir. Hal ve akt ehli imamı seçince, bütün halka için bu imam vacip olur. Ehli Sünnete göre iyi veya facir mutlaka bir imam olmalıdır. Hz. Peygamberin naaşı defnedilmeden önce hilafet tartışmalarının başlaması ashabın bu husustaki hassasiyetini gösterir. İslam devletinin başkanlığı için kullanılan ünvanda birlik yoktur. Halife, melik, imam denebileceği gibi çağımız yazarlarına göre devlet başkanı tabiride denilebilir.
Halifenin Kureyş'ten olacağı mevzuuda tartışmalıdır. İbni Haldun, Meverdi, Muhammed El Mübarek, Gürcani ve bazı alimler Kureyş'ten olmasının şart olmadığını söylemişlerdir.(Allah katında üstünlük ancak takva iledir.)
Devlet başkanlığına geliş yolları 3 tanedir. Seçim(Biat), tayin veya önceden kabul(akt) ve zorla devlet başkanı olmak.
a. Biat: Biat etmek için halkın tamamının biat etmesinin şart olmayıp ehli hal ve aktin biatını yeterli görenler çoğunluktadır. Biatte aleniyet şartı aranmıştır. Aynı zamanda seçmen şartının en az 5 olması gerektiği ileri sürülmüştür.
b. Tayin veya önceden kabul: Tayin (ve Süleyman Davut'a mirasçı oldu) ayetinden ve Hz. Ebubekir'in ölmeden önce Hz. Cimer'in halife olmasını istemesiyle doğmuştur. İslam devletlerinde irsiyet usulüde kaynağını bunlardan alır. İslam hukuk doktrininde devlet başkanının birbiri ardından sıra ile 3 kişiye veliaht tayin etmeside kabul edilmiştir. Halife sağken ancak onun izni ile veliaht seçilebilir. Ve yeni bir halife seçimine gidilebilir.
c. Zorla devlet başkanı olmak: Kaderiyye, Hariciler ve Mutezile mensuplarının göre işlerince zor kullanılarak devlet başkanı olunamaz. İmam-ı Azamda bu görüştedir. Fakat isyan etmek mümkün değilse ve isyanla muvaffak olunamayacaksa itaatte mahzur yoktur. Ehli Sünnet Alimlerinin çoğu zorla başkanlığı ele geçirmeyi zaruret imamı adı altında ayn bir bölümde ele almışlardır. Zaruret imamlarında ilim, adalet ve diğer özelliklerin yokluğuna bakılmaz. İslamın temel kaynaklarında devlet başkanları o mevkiiye nasıl geleceği belirtilmediğinden zanni şartlar altında zorla başkan olmakta caiz görülmüştür. Fakat asıl olan ırsiyet ve seçim usulleridir. İslama en uygun olanı ise her zaman olmamakla birlikte seçim usulüdür.
Hukuki nitelik bakımından devlet başkanlığı bir çeşit mukavele olarak değerlendirilmiştir.
Devlet Başkanlarında Aranan Şartlar. Her ne kadar islam bilginleri belli bir devlet şekli vaz edilmemesinden amme hukuku üzerinde çok durmamışlarsa da devlet başkanlarının hangi özelliklere sahip olması gerektiği titizlikle incelenmiş, ümmetin kaderi devlet başkanlığı makamında bulunanın şahsiyetine sıkı sıkıya bağlı olduğu kabul edilmiştir. Ehli Sünnet alimlerinin çoğu devlet başkanlığına fazilet ve liyakatçe en ileri olması gerektiğini söylemişlerdir. Taftazani eftal varken meftulün imametini ancak bazı durumlarda din ve mülk ile ilgili nasihatları yürütmede daha kuvvetli ise kabul etmişlerdir.
Harici, Mutezile, Murcie ve Şia'nın çoğunluğu eftal varken meftulün imameti caiz değildir der. Ehli Sünnet ise meziyetlerin şartlarına göre değişeceğini ve kimin daha iyi olduğunun bilinemeyeceğini söyler. Maverdi seçilecek kişilerin özelliklerini şöyle sıralamıştır.
a. Adaleti mutlaka
b. Devlet reisinde bulunması gereken vasıfları temyiz edebilecek kadar bilgi.
c. Rey ve hikmet
d. Müslüman olma
e. Akıl baliğ olma
Halifelik(İmamet) makamındaki kimseler için şu özellikler bulunmalıdır.
a. Her yönüyle adil bir kimse olmalıdır.
b. Yapacağı görevlerde içtihat edebileceği bir ilmi olmalıdır.
c. Uzuvları sağlam olmalıdır.
d. Halkı sevk ve idare bilgisi olmalıdır.
Cürcani imamın Haşimi olmasını, dinin bütün meselelerini bilmesini, masum olmasını batıl şartlardan saymıştır. Ona göre böyle bir görevde aranacak olan ne zenginlik ne züht nede takvadır. Böyle bir görev için aranacak olan kutsal almayan ilim ve aynı zamanda fiziki kabiliyetler ile askeri ve diplomatik maharetlerdir. Hanefiler devlet başkanının müçtehit olmasını şart görmez. Dinin hükümlerine ve devlet idaresine vukufiyeti yeterli görürler. İslamın temel kaynaklarında devlet başkanlarında en çok aranan şartlar adil olmak, akıllı olmak, ergin olmak ve müslüman olmaktır. Maverdi kadından devlet başkanı olamaz diye bir şey dememektedir.
Bu hususta İmam Gazali'in ve Kadı Beydavi'nin dayandığı deliller yeterli görülmemektedir.(kadının imam olmasında. İmam=devlet başkanı) İslam hukukunda halifelik islam ümmeti üzerinde genel tasarrufta bulunma yetkisidir. Bunun manası imamın Hz. Peygamber adına din ve dünya işlerinde umumi riyasetidir. Hükümdar hatadan azade olmadığından aynen diğer tebaa gibi kanuna bağlıdır. Kişilere verdikleri zararları ödemekle mükelleftirler.
Kaç Tane Devlet Başkanı Olabilir
İslam devletinde birlik Hz. Peygamber, Hulefa-i Raşidin dönemi ile Emevilerin ilk yıllar ile devam etmiştir İslamın temel kaynaklarında dünyada birtek İslam devleti olacak diye bir kayıt bulunmadığından bu konu hukukçuların tartışmalarına sebep olmuştur. Mesela Maverdi Abbasilerin dışında müslüman devletlerin hükümdarlarına halifeden menşur almaları gerektiğini ileri sürüyordu. Hatta Yıldırım Beyazıt'ın da devrin Abbasi Halifesinden menşur istediği bilgilerimiz arasındadır. İslam dünyasında bir imam olabileceğini ileriye sürenlerin amacı fitnelerin doğmasıyla nizamın bozulmasını önlemektir. Kopacak fitneyi önlemek için imamın birliğine dair hadislerde birliğin bir devlette mi yoksa yeryüzünde mi olacağı lafzen belirtilmediğinden bazı yanlış anlaşılmalar olmaktadır.
Hadiste `Kim bir imama biat ederek anlaşma musafahasını yaparsa gücü yettiğince ona itaat etsin. Bir ikincisi çıkıpta evvelkisi ile nizaya kalkışacak olursa onun boynunu vurun. Birinci biatınıza sadık kalın, gereğini ifa edin. Birincilere borcunuzu ödeyin" cevabını vermişşerdir. Her iki hadiste de aynı devlet kasdedilmektedir. İki imam varsa hangisi önce seçilmişse hak onundur. İkisi beraber seçilmişse ikisi de imam değildir. Devlet başkanının hak ve yetkisi ulemaca şöyle formülleştirilmiştir. "Caizde Ulül Emrin hakkı tasarrufu vardır. Şeriatın menetmediği şeyleri menedebilir."
Devletlerle ile ilgilenmiş bütün islam bilginleri imamın en önemli görevinin adaletin tevzii olduğunda ittifak etmişlerdir. Devlet başkanı adaletin tevzi ile bizzat meşgul olmaktan ziyade adalet tevziini yapabilecek mekanizmayı kurmakla yükümlüdür. Zira adalet hukuk bilgisini gerektirir. Devlet başkanı bu bilgilerden mahrum olabilir.
Ebu Hanife ve diğer Iraklı hukukçulara göre Cuma imamlığı devlet reisinin önemli görevlerinden birisidir. Kanaatlerince Cuma namazları ancak devlet başkanının veya onun tayin edeceği birisinin hazır bulunması ile sahih olur. Hanefilerin Cuma imamlığına hayati önem vermeleri, devlet başkanlığı ile halkın veya tayin edilen imamla halkın bir araya gelmesini sağlamak içindir.
Devlet Teşkilatının Oluşması.
Hz. Ömer devrinde islam devletinin o zamanki başkenti olan Medine’ye mal ve para gelmeye başladığında bunların kontrol altına alınması için Beytül Mal kuruldu. Diğer müesseselerin oluşmasıda ihtiyaçların zorlaması ile olmuştur. Vezirlik müslümanların icadı değildir. İranlı'lardan alınmıştır. İki türlü vezirlik vardır. Tefviz ve Tenviz Vezareti.
Vezareti Tefviz: Veliaht tayini, devlet başkanın tayin ettiği memuru azletme ve devlet başkanlığı makamından isifa etme makamının dışında yekilidir. Bunu için (seni vezirliğe tayin ettim sözü yetmez) Tam yetkili kelimesi kullanmalıdır. Vezareti Tenfiz'de ise devlet başkanı tarafindan verilen bir emri ifa söz konusudur. Vezareti Tenfizin sayısı birden fazla olabilir. Hz. Ömer zamanında bir şura meclisi birde umumi meclis vardı. Umumi meclis ender karşılaşılan meselelere dair toplanılan ve müslüman kabile ileri gelenlerinden meydana gelen bir meclisti. Bu meclisin celseleri günlerce sürer, şahıslar korkusuzca hür konuşurlardı. İslam Dünyasında ilk divanı tesis eden Hz. Ömer’dir.
Rasulullah'ın eyaletlere gönderdiği valiler kazai, idari, askeri işlere bakar, vergilerin toplanmasını sağlarlardı. Hz. Ömer zamanında valilik ve kadılık ayrılmış, kadılar islam hukukuna vakıf şahıslardan seçilmiştir. Kadıları valiler tayin eder fakat hüküm vermesine karışmazlardı. Abbasiler döneminde kadıların görev ve yetkileri genişledi. Vakıflar, emniyet, belediye, darphane, beytül ınal müesseselerinin sorumluluğunu da üstlendiler. Ülkeyi il, ilçe, bucak gibi birimlere ayırarak ademi merkeziyete başvuran Hz. Ömer'dir. Ömer Bin Abdulaziz zamanında müftülük kadınında başvurduğu yargı organını tamamlayan bir unsur olarak oluşturuldu. Ümmetin fetva alabileceği makam olarak kurulan müftülük hukuki veya dini sorulara cevap veriyordu. Hukuk bilgini olduğuna inanılan her müslümanın müftülük haricinde bu işi yapabilme serbestiyeti kaldırılmamıştır. İslam devletinde asıl olan teşkilat değil devletin göreceği vazifedir. Kitabul Haraçtan öğrendiğimize göre memurlar Türk Atına binmeyeceklerine, ince zarif elbise giymeyeceklerine kapılarında hizmetçi bulundurmayacaklarına söz verirlerdi.
Tayin edilen kişinin mal ve mülkünün tam listesi yapılır ve mali durumundaki artışlar kontrol edilirdi. İslam devletinde kadınlarda devlet dışı kabul edilmemişlerdir ve görev alabilecekleri söylenmiştir. Ebu: Hanife ve Taberiye göre kadınlar hakim olabilirler Maverdiye göre kadınlar vezirlik yapamazlar. Hz. Peygamber devlet işlerinde gayri Müslimlerden yararlanmakta sakınca görnıemiştir. Maverdi'ye göre yabancılar tenfiz veziri olabilir, tefviz veziri olamazlar.
VII İslam Devletinin Mahiyeti. Bir Hukuk Devleti mi?
Gerek akabe biatlan, gerek Medinede ilk islam devleti kurulurken gayrimüslimlerle yapılan anlaşma İslam devletinin hukukilik esasına göre teşekkül ettiğini bize göstermektedir. Devlet başkanı bir yana islamda bizzat Hz. Peygamber bile başına buyruk değildir. Sünnetin mahiyeti gereğince bilinmediğinden Hz. Peygamberin devlet hayatındaki uygulamalarında Hulefai Raşidin Döneminde değişiklik yapılınca bu bazılarınca sapma olarak nitelendirilmiştir. Mesalihi ammeyi idare yolunda yapılan tasarruf ve hükümlerin hangileri olduğu ve bağlayıcılık özelliğinin bilinmesi gerekir. Mesela peygamberimizin “Bir kimse sahipsiz ölü bir toprağı işleyerek diriltse o yer onundur” hadisi müctehidi izma göre efendimizin İmamü-l müslimin vasfı ile söylediği hükümdür. Dolayısı ile peygamberimizin bu sıfatla verdiği hüküm yaptığı işin başka ferdin yapabilmesi ancak hükümetin müsaadesiyle olabilir. Nebi (sav) sadır olan her şey ümmeti için hukuken bağlayıcı değildir. Hz. Ömer'in yaptığı değişikliklerde dini mahiyette olmadığından dinden sapma olmaz.
İnsan hal ve hareketlerinin çoğunu meydana getiren, ne iyi nede kötü denemeyen fiillerdir. Kanun koyucu mübah fiilleri düzene sokmak için her zaman müdahale edebilir. Kuran ve sünnetin meşru kıldığı bazı hususları, kötü neticeleri önlemek için sonradan men etmişlerdir. (Mesela ehli kitaptan kadınla evlenme ve Şam ve Irak mevkiinde arazinin 4/5 inin gazilere dağıtımı) Sahabiler daha önce benzeri geçmemiş bazı hükümlere hayırlıdır diyerek benimsemiştir.
Kur'an-ı Kerim'in mushaf halinde toplanılması fiyatların kontrolü ve Hz. Osman’dan itibaren Cuma için minareden okunan ilk ezanı burada zikredebiliriz. Kuran ve sünnetten sonra islam hukukunun bir kaynağıda icmadır. Hukukçular ancak kuran ve hadisler bir konuda hüküm getirmemişse kuran ve hadiste yeralan ifade ve terimler çeşitli yorumlara açıklık bırakılmışsa hukuk kaidesi istihraç etmek için icmaya başvurabilirler.
İslamın temel kaynaklarına istinat eden hukukun (şeriatın) yanı sıra genellikle kamu ile ilgili konularda olmak üzere örfi hukuk doğmuştur. Elbette bu hukuk hakkında şeri bir hüküm bulunmayan konularda söz konusu olabilir. Burada asıl olan unsur kamu yarandır.
Devletin veya devlet başkanının görevi kanun yapmak değil, kanuna bizzat uymak ve tebayı bizzat uydurmaktır. İslam hukuku bize aşırı bir hukuk örneği vermektedir. Kişinin haklan ne devletin nede halife veya hükümdarın ürünü değildir. Kuranın, sünnetin ve meri hukukun ürünüdür.
Kanunlaştırma Hareketi: Kanunlaştırma Hareketini kamu hukuku ve özel hukuk olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. İlk kanunlaştırma hareketi Hz. Peygamberimizin Medine'ye Hicreti ile başlamıştır. Hz. Ömer diğer devletlerin teşkilatlarını ve bu devletlerdeki yönetimleri ve bu yönetimdeki usulleri inceletirdi. Kabule şayan bulduklarını almaktan imtina etmezdi. Arazi ve gümrük vergileri, devlet memurluğu, murakabe ve muhaseb hakkında düzenleme yapan kanunları İran ve Suriye'den almıştır. Cizye'ye atıf yapan Taberi (bunlar Ömer'in İran’ı fethettiği zamanki kanunlardır) diye yazar. Dolayısı ile yabancı devletlerin kanunlarını ve müesseselerini almakta, ideolojik bir mahiyet taşımadığı müddetçe mahsur görülmemiştir.
Abbasiler zamanında kamu hukuku ile alakalı kitaplar yazılmaya başlanmıştır. Kanuna ihtiyaç gösterdiği durumlarda yetkili organlar kanun vazedebilmekteydi. Yazılan kitaplar, çıkarılan kanunlar devlet müdahelesinden uzakta engin bir hürriyetle özel hukuku gelişmiştir. Durum böyle olmasına rağmen hicri 3. yy'dan son islamda içtihat kapısının kapandığı belirtilmiştir. Oysaki mezhep imamları dahil kendi görüşlerinden daha iyisine ulaşılabileceğini söylemiş, hatta bazıları aynı mülahaza ile talebelerinin önünü tıkamamak için derslerinde onları not almaktan menetmiştir. Bazı bilim adamları ile içtihat kapısı kapanmamıştır. Ama o kapıdan geçecek insan yetişmemiştir şeklinde açıklamalar yapmak zorunda kalmışlardır. Bilhassa batılı bilginler islamiyetin Hristiyanlık gibi teokratik bir düzen getirdiğine inanmışlardır.
Oysaki din adamları sınıfı islamiyette mevcut değildir. Din bir zümrenin hukuk anlaması ve yorulmaması için değil bütün insanlık için nazil olmuştur. Bunun yanında devlet başkanlığı ile dini liderliğin ayrı elde toplanacağına dair islamın temel kaynaklarında bir hüküm yoktur. Ayrıca İslamda Hristyanlık'ta olduğu gibi dini liderlik gibi bir müessese söz konusuda değildir. Zaman zaman Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed'te olduğu gibi peygamberlik ve devlet başkanlığı bir yerde toplanmış ve zaman zamanda ayrılmışlardır. (Hz. İsmail ve Harut olayı) Kur’anda geçen bu yorumlara dayanan islam hukukçuları, islam devlet başkanını dünyevi, uhrevi olarak ayırmışlardır. Teokratik devlet yanılgısının bir kaynağıda sultanların bazılarının devrin halifelerinden menşur olmalarıdır. Halbuki bunun en büyük sebebi islam dünyasında sayısı artan devletlerin aralarında bir karışıklık doğmasına engel olmaktır. Böylece nüfuzu korunan halifelikle islam birliği sağlanmış oluyordu. Teokrasi iddiasının başka bir kaynağıda islam hukukunun ilahi kaynaklı olmasıdır.
Ancak daha öncede belirtildiği gibi islam devlet düzeninin diğer devlet düzenlerinden farkı islam devletinde insanların kaderinin yöneticilere bırakılmamasıdır. İnsanı realist olarak ele alan islamiyet zulümlerin önüne geçmek için hukuka kaynaklık etmektedir. İnsan haklarının subjektifliği insan iradesinin kararsızlığı düşünülürse akıl ve iradenin yegane kaynak olamayacaklarına rahatlıkla varılır. İslamiyetin temel kaynaklan kamu hukuku alanında geçerli olan yasalar getirmemiştir. Genel olaraktan bu hususların düzenlenmesi yönetenlere bırakılmıştır. Temel kaynaklar incelendiğinde hukukçulara bazı sınırlamalarda getirilmiştir. Bu sınırlamalar zina, katl, kısas, hırsızlık, miras gib belli olan hususlardadır. İslam hukukunda insan hayatını esas kuşatan tavsiye edilen fiillerle tavsiye edilmeyen mekruh hareketlerdir. Mübah sayılan fikirler ise bundan daha geniş yer kaplar. İslam hukukunda bu mübah dairesini daha geniş yapan bir hüküm de zaruretin mahzuratı mübah kıldığı hükmüdür.
VIII İslam Devletinde Hürriyetler.
İslam Devletinde kişi doğuştan getirdiği esaslı ve ezeli haklarla mücehhez olarak devletin karşısında yer alır. Devlet kişilerin refah ve saadetlerini temin, hürriyetlerini korumak bakımından vasıtadır. Kişi suçu ispat edilene kadar masumdur. İslamın temel kaynaklan hürriyeti tahdit etmemiş sadece sınırlarını çizmiştir. Yeni hürriyetler söz konusu olunca islamda yerlerinin olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Çağımız anayasa ilmine göre islamın getirdiği hürriyetleri şöyle tavsif etmek mümkündür.
Kişi güvenliği
Mesken dokunulmazlığı
Seyahat Hürriıyeti
İnanç hürriyeti
Görüş ve düşünce hürriyeti
Çalışma ve kazanma hürriyeti
Mülk edinme ve yerleşme hürriyeti
İslam hukukunda herhangi bir fiil kanunlarda suç olarak yer almıyorsa faili cezalandırılamaz. Yine işlemde asıl olan hürriyetlerdir. Yasaklar hayatta bulunanın neneline göre arizi sayılmıştır.
IX. İslam Devletinin Esasları
1. Kuvvetin kanunda toplanması
2. Adalet
3. Dayanışma (Müşavere)
4. Liyakat
5. Sosyal dayanışma
Cemiyet halinde yaşamanın asgari şartlarını düzenleyen vahiyler sınırlıdır. Bunlar daha ziyade hayatı düzenleyen hukuka kaynaklık etmektedirler. Temel kaynaklarda en çok adalet üzerinde durulmuştur.
İslamda en kutsal değer. Hakkı sahibine ulaştırmaktır. Adalet ancak kanun önünde eşitlikle mümkündür. Bu hususta Hz. Peygamber'e bile bir ayrıcalık tanınmamıştır. İslamiyet Müslümanlarla gayrimüslimlerle bir arada yaşamalarını ve zımmilerin hukuklarını gözetmeyi temel bir ilke olarak kabul etmiştir. Cezai ve medeni kanunlar nazarında müslüman, zımmi farkı yoktur. Zımmiler kendi yaşadıkları bölgelerde kendi kanunlarını uygulamakta serbesttirler. Şayet zımmiler mecbur olmadıkları askerlik hizmetini yaparlarsa cizyeden vazgeçilir ve kendilerine hizmetinin bedeli ödenir. İslam ceza hukukunda suçların şahsiliği ilkesi vardır.
Devlet hayatında müşavere mevzuu üzerinde de çokça durulmuştur. İstişare sonucu varılan karara devlet başkanının veto ile karşı gelme hakkı bulunması devir ve şartlara göre halkın tercihine bırakılmıştır.
Kuranda 20 ayrı yerde namazdan sonra zekat zikredilerek sosyal dayanışmaya verilen önem anlatılmıştır. Sadaka ve zekat aynı prensipten doğmakla beraber fiilen ayrılmaktadırlar. Sadaka şahsi ve vicdanla Allah arasındadır. Zekat ise mecburi karakterdedir. Vergi veya iane şeklinde devlete veya ictimai müesseseye zekat verilmez. Zekat sadece üretken mallardan alınır.
Toprak ürünlerinden alınan zekata öşür denir.
X. İslam Devletinin Diğer Devletlerle İlişkileri
İslam barış anlamına gelen selamdan türemiştir. Barış islam devletinin en önemli amaçlarından birisidir. İslam telakkisine göre devletler arasındaki ilişki politik, askeri menfaatlere dayanmayıp ahde vefa ilkesini esas almaktadır. Karşı taraftaki müslümanların menfaati olsa bile yapılan ahdin bozulmasına cevaz verilmemiştir. Hz. Peygamberin “İnsanlarla Allah'tan başka ilah yoktur, demelerine kadar savaşmakla emrolundum” sözü pek çok islam hukukçusuna göre müslümanlara yapılan tecavüze karşı koymak, islam davetçilerini himaye müslümanlara yardım etmek, din hususunda düçar oldukları fitneyi izale etmek için savaş yapılmalıdır şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca Şafiilerin bazıları savaşın asıl amacının kafirleri öldürmek değil onları hidayete ulaştırmak olduğunu söylemiştir.
Yazar: Mehmet NİYAZİ
Saygılarla
Vedat Bağlan Sanatçı
"Vedat Bağlan Blog Makale yazıları Fihristi Alfabetik listesi "
"Translate Çeviri"
http://www.vedatbaglan.com
http://facebook.com/vedatbaglan
http://tr-tr.facebook.com/pages/vedatbaglancom/167024723324771
http://www.facebook.com/pages/Vedat-Ba%C4%9Flan/132576160097013
http://twitter.com/VedatBaglan
http://vedatbaglan.blogspot.com
http://www.trsohbetler.com/
http://www.facebook.com/haberler.x
http://www.flightsfounder.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)